Tarihi şahsiyetler ve yaşanmışlıklar dini

İslam dünyasının geneline şöyle bir bakarsak, özellikle kendisini “şeriat” ile yönettiğini iddia eden ülkelerde çok ağır bir toplumsal şiddet eğilimi görüyoruz. Son olarak Afganistan’dan piyasaya yayılan çeşitli videolar bunun açık bir göstergesi. Müzik aletleri kırılıyor, yakılıyor, müzisyenler tartaklanıyor. Düşünce özgürlüğünün adı bile geçmiyor. Kadınlara karşı tutumu anlatmaya gerek yok. Çünkü herkes açıkça görüyor. Modern dünyadan ve modern değerlerden uzak ve izole bir yapı kurup adına da “şeriat” diyorlar. İslamın güleryüzü, hoşgörüsü, ve bireye sağladığı özgürlük alanı, bu din anlayışlarının elinde, bir anda asık surata dönüşüyor. “Şeriat” adı altında ortaya çıkan bütün anlayışların gelip dayandıkları nokta maalesef bu.

    Ülkemizde de, bu ve benzeri anlayışlara sahip çeşitli yapılanmalarda da, “şeriat” denince akıllara “asmak, kesmek, kelle uçurmak” geliyor. Sevgi, şefkat, merhamet, empati, adalet, güleryüz, hoşgörü, demokrasi ve özgürlükler bir anda rafa kaldırılıyor. Uygulama bu olunca, insanlara İslam’ın barış ve kardeşlik dini olduğu gerçeğini anlatabilmek, deveye hendek atlatmaktan daha da zor hale geliyor. Hangi kesimde olursa olsun, hele bir de politize olmuş cehalet sözkonusuysa, her gün klavye üzerinden birbirini gırtlaklayan lejyonerleri izliyoruz içimiz yanarak. Herkes karşısındakine had bildirme yarışına girmiş, ortalık toz duman olmuş, toplum her gün başka bir yapay gündem üzerinden kamplaştıkça kamplaşıyor.

    “Şeriat” konusunu daha önceki yazılarımda ele almıştım. Bu yazımda tekrar detaya girmeyeceğim. Ancak şu soruların cevabını ve bu güne yansımalarının nasıl olduğunu göstermeye çalışacağım: Peygamberimize sürekli “sen bir zorba değilsin” diyerek, gönülleri fethetmenin önemini vurgulayan Allah’ın dini, nasıl oldu da asık suratlılar ve başkalarına had bildirme yarışına girenler dinine evrildi? Savaşlarda dahi, bir insan bile öldürmemiş, kendisine bir mahalle kurup karşı mahalleyi taşlama yarışına girmemiş bir peygamberin örnekliği, nasıl tersyüz edildi?

    Din ile siyaset bir savaşa tutuşursa daima siyaset galip gelir. Çünkü siyaset güç, din ise ahlak demektir. Gücün ahlakı olmazsa her şeyi ezip geçer. Din, ilkeler bütünü, siyaset ise günübirlik çıkarlara göre renk değiştiren, yerine göre tuzaklar kuran bir niteliğe sahiptir. Peygamberimizin ölümüyle birlikte topluma vahyin müdahalesi sona erince, ortada sadece siyaset kaldı. Hilafet sistemi tam anlamıyla, arap siyasi geleneğinin devamı olan bir kurumdu. Bu siyasi geleneğin üzerindeki İslam etkisi yaklaşık olarak 15-20 yıl kadar sürdü. 30 yıl sonrasında ise hilafet saltanata dönüşünce, siyasetin üzerindeki İslam etkisi neredeyse sıfırlandı. Burada İslam derken Allah’ın gönderdiği dini kastediyorum.

    Bu dini-siyasi evrimden toplumun her katmanı etkilendi. Az çok tarih bilenler; ilim adamları, tüccarlar, askerler, bürokratlar üzerinden bu değişimin izlerini sürebilirler. İslam etkisinin ortadan kalkması, tıpkı islam öncesinde olduğu gibi, aynı zamanda toplumda bir iç çatışma ve iç savaş ortamını da körükledi. Dört halifeden üçünün bir suikasta kurban gittiğini söylersek, iç çatışma ve savaş ortamının hangi boyutlara ulaştığını daha net görebiliriz. Bu iç çatışma ve savaş ortamı toplumda çeşitli siyasi bölünmelere sebep oldu. Sonrasında fırkalaşma (partileşme) daha sonrasında da bu fırkaların kendi haklılıklarını ispat için mezhepleşme süreci başladı. Mezhepleşme süreci dinin ilkelerini, kendi mezhebine makyaj malzemesi yapma boyutuna kadar vardı. Bunun en uç örneği, Sıffin savaşı sonrasında mızrakların ucuna Kur’an sayfaları asılmasıydı.

    Her mezhebin önde gelen ilim adamları karşı mezheplerin dayandığı delilleri çürütmekle meşgul oldular. Bunun için ayetleri araçsallaştırdıkları gibi, özellikle siyasetin gölgesinde, ona payandalık yapan yoğun bir hadis uydurma yarışına da girdiler. Her biri karşısındaki mezhebi kafir olarak suçlamaya başlayınca, ortam daha da gerildi. Çünkü kafir olarak suçlamanın otomatik sonucu, “katli vaciptir” fetvalarının verilmesini doğuruyordu. Yani, önce dinden dönen öldürülür fetvası verip, sonra da karşı mahalledekileri dinden dönmekle suçlayarak ortadan kaldırmanın yollarını aradılar. Bugün, ilk defa Sosyolog Prof. Dr. Şerif Mardin tarafından, bilimsel bir niteleme olarak kullanılan “bizim mahalle” tanımlamasının kökleri işte o tarihlere kadar gider. Hep biz ve karşıdakiler anlayışı ve kendini fırka-i naciye (cennetlik gurup) olarak görme süreci, herkesin birbirini ötekileştirmesi sonucunu doğurdu.

    Demem o ki; toplumun ortalama sosyolojisinde gözlemlediğimiz şiddet ve baskı anlayışı, tarihin derinliklerine doğru gitmektedir. Bu gün yaşadığımız dinin omurgasını tarihi şahsiyetler ve yaşanmışlıklar oluşturmaktadır. Adeta tarihi şahsiyetler eleştirilemez putlara, tarihi yaşanmışlıklar da o putları koruyan bir silaha dönüşmüştür. Kronolojiden, peygamberimizden sonraki 300 yılı çıkarırsanız, yaşadığımız dinden geriye hemen hemen hiç bir şey kalmaz. Geçen hafta da söylediğim gibi, zaten kitabi bir dindarlık da ortalıkta yok. Aslında bütün dinlerin başına gelen süreç budur. Tarihi şahsiyetler ve yaşanmışlıklar dini olmaktan hiç bir din kendini koruyamamıştır.

    Bugün, din eğitimi sistemimizde de; vahyin öğretmenliği değil, tarihi şahsiyetler ve yaşanmışlıklar üzerinden geliştirilen din anlaşıyışı esas alınmaktadır.  Bu durum tarikat ve cemaatlerin verdiği din eğitiminde daha da konsantre bir şekildedir. Müslümanın; farkını tüm dünyada ortaya koyması gerekirken, karşı mahalleye nazaran bile bir fark ortaya konulamamaktadır. Peygamberimizin vahyi tebliğ metodu, bu gün karşı mahalleyi taşlayan, ötekileştiren, hakaret ve küfür eden bir anlayışla taçlanmıştır! Onun karşı mahallesi var mıydı? Hiç bir taşlama yaptı mı? Yoksa vahyin muhatabı olarak görüp, onlara çağları aşan bir vizyon mu sundu? Düşünme zamanı... Şapkanızı önünüze koyun lütfen...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Ali Boz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haberma Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haberma hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Haberma editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haberma değil haberi geçen ajanstır.



İstanbul Markaları

Haberma, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (554) 334 96 00
Reklam bilgi

Anket Cumhurbaşkanlığı seçimini hangi ittifak kazanır?