Ölümcül ideolojiler kervanında Ülkücü Hareket

Adı konulmamış, tanımlanmamış ve bedeli toplumsal bir travma olan süreç. ‘Meçhul bize daima heyecan verir’ sözü merhum Hüseyin Nihal Atsız’a aittir. Belki de bu belirsizlik gerekliydi!

Malzemesi insandı ve en güzel yaş, en verimli çağ ile kalıtımın en yoğun olduğu dönemde kuşatılmış, aşağı yukarı aynı sosyal sınıfı tek merkezde toplama kabiliyeti oldukça etkin ve yetkindi. Mayası bozulmamış Anadolu delikanlısının seçilmişlerinden oluşmaktaydı. Tahditli bir destanda bir anlamda rolleri tanıtılmış ama dağıtılmamış (ki herkes kendi rolünü seçerek öne çıkan vasfı neyse fisebilillah esirgemeden katkı sunan) bir hareket; sahipsiz birkaç kuşak neslin yazılmamış hikâyesi de denebilir. Yani alacaklıları kimsenin tanımadığı, borçluların da alacak peşinde koştukları garip ve kapanmamış bir hesap içinde can pazarı. Süreçte envanteri, muhasebe katillerinin elindeki nama yazılı değerli kağıt misali, cirolu (!) ve kimin eline geçerse onun kullandığı savruk bir isyan potansiyeli! Ha! Alacaklıları dün pusuda idi bugün de pusuda! Bilineni; sadece peşkeş çeken, susturucu takılmış vicdanlar. Hatıralar yahut Bir Vatan Kurtarma, Hikayesi Nevzat Kösoğlu ile Söyleşiler kitabından:

.......bir gün okulda oturuyorum (Türk Yurdu Okulları). Çarşamba günleri orada oluyorum. Birisi geldi. Bana da selam verdi, hatır sordu. Ağabey filan dedi, belli ki tanıyor. Sonra okul müdürü “indirim istiyor. Bu sene durumum iyi değil” diyor.

- Sen kimsin? dedim.

Kim olduğunu anlattı. Ağabey ben Mamak'takilerden filancayım dedi. Bir solcuyu vurduğum için idama mahkum edildim, bir başkasını vurmaktan da yirmi beş yıl mahkumiyet yedim!

- Peki, ne oldu? dedim.

Dedi ki, ‘öldürdüğüm için idam aldığım adam sağ çıktı. Yirmi beş yıl yediğimin de katili yakalandı...’

- Eeee?

Eeesi dedi ‘ben dokuz sene yattım.’

Nevzat Bey bu hikayeyi anlattıktan sonra soruyor? ‘Bu adamdan geriye ne kalır?’ ve ekliyor: Bu tabi uç örneklerden biri ama derece, derece herkes böyle bir şey yaşadı. Evet, bu adamdan geriye ne kalır ki borç ödesin.

&

İşte bu sahipsiz neslin yazılmamış hikâyesinden geriye kalan... Bugünü ise malum. Tabi bir de karşıtlar var bir o kadar aynı rüzgarda savrulan. Aynı öfkeli hasmın kurbanı… İnsanın birey olma bilinci, taşıdığı isyan potansiyeli ile doğru orantılıdır. Son 60 yıldır bu üç kuşaktan oluşan isyan potansiyeli küresel emperyalizmin hışmına uğradı, sol ve sağ birbirine yedirildi ve travma devam ediyor, uyku derin.

Evrensel taktiktir; emperyalizmin ilk hedefi isyan potansiyeli taşıyan dinamiklerdir. Zira emellerine bariyer kapağı olan onlardır. Dün 3 kuşağı “ülkücü- komünist” diye öğüttüler. Bugün de soluğu çoktan kesilmiş soldan sonra ülkücüler ev sahibine boğduruluyor.

Kanaatimce ülkücü hareket iktidar olmamak üzere, iktidarların kaderini belirleyen potansiyel olarak kurulmuş; planlı, tahkime dayalı kontrollü bir aksiyon harekettir. Adeta sisteme sigorta kılmak, sistemin kurucuları ise tahkim, plan ve kontrolde irade sahipleridir. Mayası böyle çalınmıştır. Ki süreç ve sonuç bunu söylüyor.

“1945’lerle başlayan, severek ve döverek parlatılanlar… Km taşı olan 60’lar ve 1969 CKMP genel kurulunda olup bitenler… Genel başkanlığı kendinde ‘telif hakkı olarak’ hak görüp saf dışı kalanlar… Süreçte bir bayrak yarışı ve bu yarışta nöbetçileri zinciri… Günümüze kadar oluşan (adeta) ‘teşkilat-ı mahsusa’ olgusu” düşünmeye, sorgulamaya değer bence.

İfade ettiğim üzere çalınan maya “yolda birbirine düşürülmek üzere” yarım çalınmıştı. Türk Milletinin kalbi ve atar damarı Alevi kesim sahadan dışlanmış; hatta yetmemiş olacak ki “maceranın kanlı- canlı ve kıvamında olması” uğruna karşı kesim, solun kucağına itilmişti. Tahrif edilen dinin bile kabulüne alan açılmış, o da yetmemiş hurafelerce yapılan aşı ile hak ve hakikate duvar örülmüştü.

….ve Osmanlı ile Cumhuriyet, Türk ile İslam arasında asılı bırakıldı. Bir isyan potansiyelinin önü ve arkası ile üç kuşak, adeta kafes terbiyesi tekniği ve garnizon yöntemlerle sıradanlaştırıldı.

Öyle ki M. K. Atatürkün ölümünü müteakip Cumhuriyetin düzeni ve nizamı sarsılmıştı. Bu sarsıntı ile kurumların yerini durumlar aldı ve paralel yapılanmalar ihdas edildi. Vatan, millet, bayrak, din, devlet, Allah, kitap, lider vs. kutsanarak yol alındı. Oysa ALLAH haricinde kutsal olan yoktu. Ha! İnsan yüreği vardı ama okunamadı ve insan, malzeme olmaktan öte gidemedi.

Oyuncu ve seyircisi olduğum süreçte Allah diyenler ALLAH’A, vatan ve millet diye slogan atanlar VATAN ve MİLLETE problem oldular. Ne Allah’ın istediği anlaşıldı ne devlet kavramı ne de insan.

“Ezan susmaz, bayrak inmez, vatan parçalanamaz” ninnisi ile ömür çürüttük. Bir baktık ki ezan ve bayrakla problemliler sırtımızda kambur ve cumhuriyetin karabasanı olmuş. Meğer araçlaştırılmışız.

Pak yüreklerdeki cüret ve kabadayılık ruhu, ‘irfan ocağı’ diye sunulunca; sürecin zulmü öylesine mesafe aldı, öyle kabından taştı ki devleti temsil edenlerin “bana sağcılar suç işledi dedirtemezsiniz” aymazlığı ile “devlet istedi yaptım” sloganı altında işlenen cinayetler, “devlet böyle istedi” diyerek örtüldü. “Komünizm ha geldi ha gelecek” ara gazlarıyla alınan sahnelere enerji verildi.

Böylece üç kuşağın müntesipleri sağ- sol denilerek birbirine yedirildi. Oysa üç kuşak devletin ve milletin ikbaline yönelmiş olan isyan potansiyeli, umudu ve ışığı idi… Antiemperyalist bir taraf “değmesin mabedimin eline namahrem eli” derken, diğer taraf “emek, hak, adalet, alın teri, eşitlik, demokrasi” diyordu. Adeta söylemler, birbirinin aklen ve vicdanen ikizi idi. Lakin birbirilerine düşman kılındı. Kılanların tezgahı standart idi. Dertleri asla devlet olmadı, demokrasi yaftalı saltanat ve konforlarının devamı oldu. Devlet te bu yolda araç edildi. Zaten rövanşist duygularla tahterevalli demokrasisi ortanın sağı- solu saçmalığı ile başlamıştı. Ülkücü komünist, Alevi Sünni, KÜRTÜRK ve nihayet devamında hortlayan dincilik / hasreti çekilen siyasi İslamcılık / ihvancılık ile süreç devam etti.

Evet, adları konulmamış kör ideolojilerle üç kuşağın iradesini ipoteklediler, devleti kutsal kılarak değerleri kargaşaya kurban ettiler ve her şeyi yukarıdaki sınıfın mülkü olarak envanterlerine kaydettiler.

Süreçte siyasi rant uğruna toplumu terörize etmekten geri durulmadı. Faili meçhullerle yol alındı ve yarım asırdır terörün ardı kesilmedi. Şeytanlaştırdıkları dış güçler ve dinci cemaatler, şeytanlaşanların gazabı ile devlet ve millete kader oldu. “Devlet bu, her şeyi yapabilir” olgusuyla mahalle menfaati adına, Allah ve kula savaş açıldı.

Dediğimiz gibi sonuçta yarım kalmak, yarım bırakılmak, yarı yolda bırakılmak ve yaralı bırakılmak vardı.

Kışkırtılan dönemde Necip Nazım’a, Fesli hain Atilla İlhan’a tercih ettirildi. Osmanlı ile Cumhuriyet, Abdülhamit ile Atatürk arasında yolunu şaşırmışlar tedrici olarak tarikat ile cemaatlerin kucağına itildi.

Şahsen 40’ından sonra kıblemi ancak özgür ve özgün irademle, düşünerek, okuyarak, sorgulayarak bulabildim. Beynimdeki zincirlerden, sloganların esaretinden kurtulmaktan başka çarem yoktu. Doğaldır ki bu enformasyon ikliminde bilgi deryasının getirisi ile değişmemek, sorgulamamak sadece aptallara hastır.

Hasıl-ı kelam ÜLKÜCÜ; “düşüncede evrensel, hizmette milli, ulusun ufkunu temsile memur” idi. Bu tanım şahsen süreçte inandığımdı, güya! Ama kahir ekser partileri temsil etmekten hatta parti genel başkanlığı için kavgadan bir türlü kutulamadı.

Kişiliksizleştirmenin (pardon) zulmün pençesinde ülkücü hareketin (ifade ettiğim gibi) süreçte bir türlü adı konulamadı. Belki de konulmak istenmedi zira lüzumu nispetinde ihtiyaç vardı. Kör taassupla teslimiyet; çağının, yaşının ve kanının icapları ile kazası mümkün olmayan “sevmek, aşık olmak, parayla buluşmak” gibi şeyleri unutturmuştu.

İnandığım şudur ÜLKÜCÜ; farklı partilerde, cemiyetlerde, mahallelerde, platformlarda ve sivil toplum örgütlerinde olmalı. Ama asla tek bir partide olmamalı! Bu savın muhteşem kodunu 19 Nisan 1969 tarihinde merhum Hüseyin Nihal ATSIZ "Bizim Türkçü gençlerin (ülkücülerin) hep MHP'li oluşu iyi bir şey değil. İleride hepsi hayal kırıklığına uğrar ve çok şey kaybederler" diyerek vermişti.

Ne var ki süreçte, “lider- teşkilat- doktrin gibi sığ ve dar kalıplar” ile sürüklenerek değerler bağlamında ifrat- tefrit salıncağında yalama olmuş, zihnen güdük kalmışların egemenliğinde, maceradan maceraya sürüklenen aymazlık girdabındaki çete ortaya çıktı. Dahası "bir zamanlar ağızlarını her açtıklarında sadece 'herkes inandığı ve istediği gibi yaşamalı' derken, şimdilerde 'herkes bizim gibi yaşamalı' diyenlere” payanda olundu. Yetmedi, BEN ve NEFİSLERE paramiliter fedai kılındı. Evet, evet şu ÜLKÜCÜ tanımı artık yapılmalı! An itibarıyla “Türkeş ülkücüleri, Balgat ülkücüleri, Ülkü devleri (!) Muhsinciler, IYI’cılar, Ümitçiler, Eskiler, Yeniler ve yoldakiler” kol geziyor. Bilinen ve görünen yüzü ise sisteme emniyet supabı, ihtiyaç nispetinde muhayyer ve savruk potansiyel. Oysa ülkücülük milli merkezli, evrensel bir kavram ve sadece bize has değil, her ülkede mevcut olandır.

* Bir kısım batıda ufuk,

* Bir kısmında vizyon,

* Birilerine göre misyon,

* İbn-i Haldun’a göre asabiye,

* Birilerine göre iman,

* Kimilerine göre ideal ve aksiyondur.

İşte bu kargaşanın getirdiği savrulma şudur: Ülkücü her yerde var ama olması gereken yerde yok! Bu, ideolojik karşıtları için de aynıdır. Çünkü müşterek kaderi paylaşmışlardır.

&

Allah'ın bir hükmü var, Bakara- 110’da: “Kendi elinle ne yaptıysan o.” Bana göre de ülkü ve ülkücülük budur. Bu ilahi ve evrensel mesaja “görevini en iyi yapanı da” eklemek lazım. Evet kim “inandığı uğruna, bastığı toprakları sevme ve değerlerine sahip çıkma adına hangi oranda katkı sunduysa değeri odur.”

Ülkücü; “akıl, vicdan ve evrensel adalet adına” kendisini izleyenlere “HA! İŞTE BUDUR dedirten tek başına şuurdur.” Kim ne der, nasıl algılar bilmem ama bu tanım; şahsen kat ettiğim yol, ödediğim bedel, elde ettiğim kazanımlar ve insan olmanın idraki adınadır. Bir hakikat var, kadim handikabımızdır. “Birçok tarihi dehamızın, dehasına duyduğumuz hürmet; ‘bir dokunulmazlık kılıfına bürünerek’ aklımızı örttü.” Ne acı ki bu handikap devam ediyor. Köhnemiş bir doktrin, bel vermiş ideolojiler ile simon üreten ‘masonik, oligarşik, ankebut’ ve tüm mantar yapılarla beraber…

Hedef mi?

Bastığı toprağı seven ve ortak değerlerde mutabık! Tüm partilere şamil sistemin kumpasından yani; “saray saltanata yamanmaktan, liderlere kulluktan, partilerin zulmünden” kurtulmuş bir şuurla, algıda yeterliliği elde etmişlerin kıvılcımıyla temellendirilmiş yeni bir oluşumla başlamak olmalı. Atatürk Cumhuriyetinin ışığında aklın komutasında özgün ve özgür düşünceyle kıyama vesile olsun.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Saim Akçay - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haberma Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haberma hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haberma editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haberma değil haberi geçen ajanstır.

03

Atilla - Yazar önce Türk Kültürünü her yönüyle özümsemeli.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 13 Ocak 12:49
02

Kamil Balcilar - Hukuk fakültesinde sınav olsanız hocalar sizin kagidinizi okumaz.Bizim toplumda okuma oranı nedir biliyormusunuz yarim kitap bu yazınızı kimse okumaz okunmayan yazıda amaca hizmet etmez

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 11 Ocak 12:01
01

Oz Kaya - hocam akıcı ve teferreuata dalmadan kendıne has uslubunuzla kadıfe gıbı bır makale çıkmıs ortaya elınıze ve kalemınıze saglık ama sayfanın duzenı yazıyı okurken dıkkat dagıtacak kadar reklam spotuyla kesılıyor bır onerı reklam spotlarını yazının kenaından verıp yazının butunlugunu bazmazlarsa daha bır guzel ve akıı olur saygılar

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 10 Ocak 20:20


İstanbul Markaları

Haberma, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (554) 334 96 00
Reklam bilgi

Anket Milletvekillerinin Sizi Temsil Ettiğini Düşünüyor musunuz?