Damlaya damlaya know-how oluyor

Bilimsel düsturla yeni bir teori ortaya atmak aslında çok zahmetli ve sürekli eleştiriye açık hale getiren bir konu olduğu için tatlı su akademisi açısından rağbet gören bir eylem değildir. Nitekim yabancıların ürettiği teoriyi yerelde uygulayıp sonuçlarını rapor etmek de yeterli görüldüğü ve bilim insanının ne yaptığı da fazla kimsenin umurunda olmadığını da göz önüne alınca ilerleme yerine sürekli yerinde saymayı ortaya çıkarmaktadır. Belki de bu yüzden bilimin insanlığa ışık tutma yolunda akamete uğraması olağan görüldüğü için bilim insanının yapmış olduğu çalışma da değersiz görülmektedir.

Uygulamadan tamamen ayrışmış salt bilgi içeriği olan yayınlardan hareketle eylem geliştirmek mümkün olmadığı gibi insanların tavır ve davranışlarında değişim beklemek de tamamen beyhude bir çaba halini alabilmektedir.

Bilim, insanının toplumun önünü açmaya yönelik gelişen yeni koşullara ayak uydurarak neslini, kültürünü ve değer ölçülerini geleceğe taşıma gayretinde olması gerekmektedir. Daha açık ifade etmek gerekirse toplumun ihtiyaç duyduğu noktalar araştırılmadığı hallerde ortaya garip bir durum çıkmaktadır. Netice itibariyle uygulamadan tamamen ayrışmış bilgi birikimi alttan gelenlerin kendilerini ifade etmekte kullanamadıkları bir hale gelmektedir.

Bu nedenle de bilginin kalıcılığı sağlanamadığından eğitim hayatı sonlandığında kişilerin yıllarca uğraşarak elde ettikleri birikimin normal hayatlarında bir karşılığını bulması için uygulamaya yönelik derin öğrenme çabası göstermesi gerekmektedir. Sonuç olarak eğitim, insanların hayatlarının belirli bir döneminde oyalandığı bir süreç haline dönüşebildiği gibi kişinin hayatını sürekli iyileştirdiği bir kavram olarak da karşımıza çıkabilmektedir.

Oysa hayat boyu öğrenme ile sürekli yaşadığı zorlukların üstesinden gelme becerisini bilginin gücüyle kolay şekilde yenmesi planlanmışken, eğitim süreçlerindeki aksaklıklar nedeniyle kalıcılık sağlanmadığı için ne kadar yüksek bir yere gelmiş olursa olsun sürekli yönlendirilme ihtiyacı hisseden kitlelere dönüşmeye yönelmektedir.

Bu ön bilgiden sonra yeni teoriyi tanıtmaya başlamadan önce bilimsel teorilerin özelliklerinden kısa bir şekilde bahsetmenin faydalı olacağını düşünüyorum. Lakatos’un araştırma yöntemi ile geliştirmiş olduğu programdan yola çıkacak olursak katı çekirdek ve koruyucu kuşağın bulunması gerekmektedir. Katı çekirdek teorinin özündeki doğru kabullenilen önermeyi, koruyucu kuşak da bunu destekleyen yan önermeleri ifade etmektedir. Daha sonra olumlu ve olumsuz keşiflerle teori ya güçlenir ya da yanlışlanarak bir şeyin nasıl yapılmaması gerektiği ile ilgili kümülatif bilgi birikimine fayda sağlar. Sonuç olarak doğrulansa da yanlışlansa da bilgi üretimine katkı sağlanmış olur.

Şimdi gelelim yeni ekonomi teorisine. İlk olarak olayların gerçekleştiği ortamı, yani bağlamı iyi tanımlamak gerekmektedir. Bu kapsamda tanımlamada yapacağımız yanlışlar, hipotezin bunun üzerine yanlış kurulmasını sağlayacağı için mümkün olduğu kadar objektif şekilde bilimin yanlı biçimde ortaya konulmasını engelleyecektir.

Bağlamı tanıtmak gerekirse ilk olarak tarım temelli bir ekonomi teorisi uygulanmıştır. İlerleyen yıllarda II. Dünya Savaşı neticesinde ülkeler arasındaki ticari sınırlar kalkmaya başladığı için küreselleşen Dünya ekonomisinden ülkemiz de dönüşerek kendisini çağın gereksinimlerine uyarlama çabası içine girmiştir. Ancak özellikle ağır sanayi yatırımlarının halen daha eksik bulunması neticesinde teknoloji bakımından sürekli talep eder durumda kalmıştır. Bu nedenle ortaya çıkan cari açıklar neticesinde ihracat temelli kalkınma modeli bizim için ithalatın daha fazla gerçekleşmesi ile sonuçlanmıştır. Son yıllarda yerli ve milli teknoloji hamleleriyle ithalatın ikamesine yönelik desteklerle bu açık giderilmeye çalışılmaktadır.

Normal koşullarda nüfus artış hızı kadar büyüme sergilemesi ile potansiyelini yakalaması gereken ekonomi, yıllar boyunca kronik hale gelmiş yüksek enflasyon neticesinde potansiyelinin altında kalmıştır. Bu kapsamda ülkenin refah düzeyi geri planda kaldığı için ekonomi için vazgeçilmez unsurlardan birisi olan tasarruf fazlası elde etmeyi güçleştirmiştir. Toplumun büyük çoğunluğu artık borçlanarak ihtiyaçlarını karşılama düzeyine geldiği için toplam talep sürekli arzın üstünde kaldığından fiyat politikası enflasyonist bir yapıdadır.

Küresel sermaye hareketleri neticesinde kimi zaman kendi ülkelerinde eksi faizi gören sermaye bütün ülkelere yayıldığı gibi ülkemizi de tercih etmek durumunda kalmıştır. Netice itibariyle gelen yeni paranın piyasaya sürülmesi neticesinde toplam talep daha da artarak borçlanma iştahı artış göstermiştir. Aynı zamanda ülkenin yıllar boyunca potansiyelinin altında büyüme sergilemiş olmasından ötürü ekonominin olması gerektiği büyüklüğe erişme noktasında bir avantaj da doğmuştur. Büyüme ile birlikte artan istihdam da refah algısını yükselttiği ve harcama kabiliyeti artan kişilerin daha fazla olanağa kavuşması ile birlikte borçlanma iştahı tekrardan artış göstermiştir.

Ancak doğrudan yabancı sermaye yatırımı değil de portföy yatırımı olarak gelen para elbet bir gün başka ortamda daha yüksek faizi bulduğunda ya da daha güvenilir bir rasyo ile ülkeler borçlanmaya çalıştıklarında göç eğilimindedir. Bu nedenle büyümüş olan ekonominin paraya ihtiyacı arttığı halde paranın arzı kesildiği için taleple birlikte daha yüksek maliyetlerle borçlanma gerçekleştirilebilmektedir. Netice itibariyle maliyetler düzeyinde gerçekleşen sürekli artış ister istemez maliyet enflasyonu olarak karşımıza çıkarak insanların ellerindeki parayla alabileceği miktarı kısıtlamaya başlamıştır.

Fisher’in iktisat literatürüne hediyesi olan miktar teorisi ile bu durumu açıklamak gerekirse toplam arzın sürekli toplam talebi karşılaması gerekirken, artan maliyetler neticesinde arzda kısıtlar ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle de ithalatla ilgili iştahın artmasını engellemek mümkün olmamaktadır. Geldiğimiz noktada en büyük zararı ithalat kabiliyeti olmayan yerli üreticiler görmektedir. Daha net bir şekilde ifade etmem gerekirse sattığının yerine yenisini koyamayan aktörlerin piyasadaki etkinlikleri azalmaktadır.

Aynı zamanda bu tür durumlarda üretimden para kazanma finansman ile para kazanma ile kıyaslandığında finansman ağır bastığı için üretimi durdurma veya fabrikaları kapatma gibi davranışlar da sergilenebilmektedir. Böylece toplam arz tamamen çöküş yaşadığı için mal kıtlığında enflasyon daha da yüksek düzeylere çıkmaktadır. Piyasalarda tekrar üretime geçmek için kendi maliyetlerinin üzerinde bir karı görmeyen veya ihracat potansiyelini yakalayamayacağını düşünen kişilerin bir hareketi gözlenmediğinden enflasyonun daha yüksek düzeylerde gerçekleşmesi ile karşı karşıya kalma riski bulunmaktadır. Bunlara ek olarak unutulmaması gereken bir fizik kanunu vardır ki o da duran bir cismi hareket ettirmek için daha büyük kuvvet uygulanması gerektiğidir. Üretim azalınca durmaya yönelen piyasalarda yeniden ivme kazandırmak için daha büyük miktarda para arzı sağlamak gerekmektedir.

Ayrıca üretim gerçekleşmediği süre içinde alım gücü sürekli olarak kayıplar yaşayan sermayenin etki gücü de ilk durumdakinden düşük olacağı için üretime tekrar geçmek daha yüksek maliyetleri kabullenmek anlamına gelmektedir. En kötüsü de normal serbest piyasa koşullarına göre şirketlerin değerlemesi yapıldığında potansiyel pazar büyüklüğü de göz önüne alındığından menkul kıymetler borsasındaki hisseleri sayesinde sıfır maliyetle finansman bulma konusunda da üreten firmaların kısıtlar yaşadığı anlar olabilmektedir.

Nitekim normal piyasa koşullarıyla diyelim ki 100 milyon eden bir şirketin değeri üretimde kısıtlar yaşamaya başlaması ile birlikte potansiyeli karşılama kabiliyeti düştüğü için yarısına, hatta piyasa koşullarına göre onda birine kadar düşebilir. Bütün üretim işletmelerinde benzer bir daralma gözleneceği için borsada işlem gören hisselerin tamamını toplamak için gerekli olan para her geçen gün yabancı para değeri olarak düşüş sergileyebilmektedir.

Olağan koşulların getirdikleri ile birlikte değerlendirme yapmak gerekirse bu bağlam içinde yeni bir teori ortaya koymak gerçekten de zor. Yukarıda bahsettiğim katı çekirdek açısından neyi merkeze koysanız eridiğini gözlemlersiniz. Örneğin “Ülkenin ihracat temelli bir ekonomi politikası olmalıdır.” önermesinden hareket edecek olursak üretim için gerekli olan hammadde, enerji ve finansmanın yabancı unsurlarla elde edilmesi gerektiğini bildiğimiz için bunların hepsi negatif keşif olarak karşımıza çıkmaktadır. Elimizde bir tek işgücü kaldı onu da teknoloji ile sağlayan ülkelere karşı rekabetçi olmanın gerçekten de zor olduğunu artık siz de görüyorsunuz. Bir de asgari ücrete astronomik zamlar gibi talepleri görünce ister istemez bu kadar yüksek ücretin karşılığında katma değer olarak neredeyse hiçbir şey alan işverenin aynı istihdam oranında kalması, ya da bunu artırmaya yönelik bir eylem gerçekleştirmesini beklemenin ne kadar mantıklı olacağını düşünmüyor değilim.

Yukarıda bahsettiğim üzere teorinin ihtiyaçlardan şekillenmesini sağlayacak olursak herkesin doğrularını bir araya getirip bir konsensüs oluşturmak gerektiğini görüyoruz. Eklektik yaklaşım da bunu gerektirir zaten.

İlk olarak üretilen ürünlerde ve hizmetlerde katma değer yüksek olduğu zaman her şey ithalata dayalı olsa da kar elde edilebildiği için üretime devam etme söz konusudur. İkinci bir nokta ise teknoloji ne kadar milli unsurlarla geliştirilebiliyorsa Ar-Ge süreçleri yüksek düzeyde yatırımları gerektirse de seri üretimle ucuza mal etmek mümkündür. Ülkede nitelikli işgücünü ne kadar tutabilirsek üretebileceğimiz mal ve hizmetler o kadar çeşitlenir ve yeni ürün geliştirmede o kadar rekabetçi oluruz. Son olarak da finansman artık küresel bağlamda yeni fikirleri desteklemek adına farklı yerlerden de temin edilebilen bir husustur. Şimdi kimilerinize göre çok ütopik (Gerçek dünya ile ilgisi olmayan, hayal ürünü) gelecek bir yaklaşımla teorinin merkezine konulması gereken şeyin bilgi olduğunu görüyoruz.

Yeni ekonomi teorim bilgi üretimine dayalı bir sistemi içermektedir. Girdiler bilgi odaklı olacağı için çıktıların da bunu destekler nitelikte daha büyük bir bilgi birikimini oluşturmasını öngörüyoruz. Katı çekirdek bilgi üretimiyle ekonominin geliştirilmesi olacağından bunu destekleyen koruyucu kuşağı da incelemekte fayda görüyorum. Bu kapsamda bilginin üretimi için gözlem, deney ve saha çalışmaları gibi nitelikli bir eylemler silsilesine ihtiyaç duymaktayız. Araştırma ve geliştirme işinde çalışanların temel problemi olan olanakların kıtlığı noktasında pek çok yol almakla birlikte merakını giderecek şekilde bir ortamı sağlamada kısıtlarımızın olduğunu görüyoruz. “Neden olmasın ki?” diye pilot uygulamalarla insanların bilime ve Ar-Ge faaliyetlerine yaklaşımını daha sıcak hale getirmek onların süreçlerde gönüllü olarak katılımını sağlayacaktır. Bu nedenle de kişilerin beklentilerini karşılayabilecek ölçüde altyapının yanında sosyal desteği de sağlamamız gerekmektedir. Süreçlerin tamamıyla ilgili raporlama gerçekleştirildiğinde yapılan yanlışların doğruya dönüştürülmesiyle mükemmelleşme sağlanabilmektedir. Bu sayede bilgi birikimiyle işlerin nasıl yürütüleceğine dair know-how bir yaklaşım olarak kabul görmeye başlar. Bu görüşün takipçilerinin yapacakları uygulamalarla birlikte teori daha da yaygınlaşacağı gibi eksik yönleri de yeni uygulamalarla tamamlanmış olmaktadır. Hasıl-ı kelam daha çok işimiz var.

Gelelim Teknokentte olan bitenle ilgili bilgilendirme kısmına. Moda ve Tasarım akademisi ile ilgili kalkınma ajansına gerekli evrakları gönderdik. KMTSO’ya bir ziyaret gerçekleştirdik. Birlikte nasıl hareket edebileceğimize dair bilgi paylaşımında bulunduk ve daha yakın çalışma konusunda mutabık kaldık. Ön inkübasyona başvuran öğrencilerin sosyal bilimlerle ilgili olanlarını değerlendirdik ve öğrencilerimiz projeleriyle ilgili çalışmalara başladı. Kişisel gelişim ve proje yazımı gibi eğitimlerle destekleyerek onların içinden proje ekipleri oluşturmayı hedefliyoruz.

Sonuç olarak bu hafta yeni bir ekonomi teorisinden bahsederek bilgi ekonomisi üzerine yoğunlaşmamız gerektiğini göstermiş olduk. Üretimden daha fazla katma değer potansiyeli olduğu için bu konunun üzerinde durulmasının önemli faydalar sağlayabileceğini düşünüyorum. Geçenlerde radyoda paylaşılan bir bilgi dikkatimi çekti. Günlük ortalama yedi saati internet başında geçirmeye başlamışız. Buradan hareketle ekran bağımlılığı üzerine yazmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Bilgi birikiminin uygulamadan gelen geribildirimle oluştuğu için edindiğiniz bilginin de sürekli hayat standartlarınızı yükselten bir şekilde etki yapması temennisiyle.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Arif Selim EREN - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haberma Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haberma hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Haberma editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haberma değil haberi geçen ajanstır.



İstanbul Markaları

Haberma, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (554) 334 96 00
Reklam bilgi

Anket Milletvekillerinin Sizi Temsil Ettiğini Düşünüyor musunuz?