Skolastik Düşüncenin Teolojik ve Siyasal Söylemi ile İnsanlığa Maliyeti

Skolastik düşüncenin temel düsturu otorite adına konuşmaktır. Tarihsel olarak orta çağda Aristoteles’in (mantık, fizik, biyoloji, zooloji, astronomi, metafizik, etik, estetik, ruh, psikoloji, dilbilim, ekonomi, siyaset ve retorik gibi pek çok disiplinde, çoğu o disiplinin kurucusu olan eserler vermiş; eserleri 16. ve 17. yüzyılda modern bilim gelişene kadar Avrupa ve İslam coğrafyasındaki bilimsel faaliyetin temelini oluşturmuştu) bilimsel düşünce tarzını, kilise ile uyumlu bir biçimde birleştirmeye çalışan bir felsefedir. Orta çağda sorgulamanın yasak olduğu dönemde kilise tüm ana güçlerin üzerinde idi. Krallar papanın elinden taç giyiyor, kilisenin emri altında siyaset yapıyorlardı.

5000 yıl öteden beri Sümerler, Akatlar, Elamlar, Asur ve Babiller, Mısır uygarlıkları, Fenikeliler, İbraniler, Sasani, Roma, Bizans, Osmanlı dahil hiçbir firavun, despot, kral, han, hakan, şah, padişah yoktur ki kendisinin ‘Tanrının oğlu ya da temsilcisi’ olduğunu iddia etmemiş olsun. Süreçte Osmanlıya kadar Tanrının temsilcisi, oğlu, (Firavunlarda) kapısı devam etmiş, Osmanlı ile Tanrının oğlu dönemi bitmiş, Tanrının yer yüzündeki gölgesi / zillullah dönemi başlamıştır (Güya Kuran’a bulaşmış ya! İhlas suresi!). Nihayet 1923’te hilafetin kaldırılmasıyla Tanrının gölgesi dönemi de bitmiştir. Bu İslam’a 1400 yıl sonra yapılan en büyük hizmettir. Banisi ve fânisi başta Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarıdır. Ancak ne acı ve yazık ki Mustafa Kemal’in ölümünü müteakip süreçte kişi, kabile, nihayet parti saltanatı yeniden sahne aldı. Adı cumhuriyet, demokrasi olsa da bir tür Tanrının oğlu ya da gölgesi dönemi günümüzde devam etmekte... Mecelle yazarı Cevdet Paşa ‘Maruzat’ isimli eserinde çok ilginç bir olaydan bahseder. 1857 yılında Sultan Abdülmecit, İstanbul Tersanesinde Fethiye isimli bir kalyon/ savaş gemisi yaptırır. Kalyon büyük bir gemi olduğu için o zamanki teknik koşullar dolayısıyla yarısı karada yapılıp üst tarafı denize indirildikten sonra tamamlanmaktaydı. Gemi Sultan Abdülmecit’in katılacağı törenle denize indirilecekti. Ne var ki gemiyi tutan halatlar tonlarca ağırlığa daha fazla dayanamayıp kopmuş ve gemi kızaktan kayarak kendiliğinden inmişti. Bu arada olay birkaç kişinin ölümüne sebep olmuştu. Dönemin İstanbul Kadısı / Yargıcı Tekfurdağı Müftüzade Efendi olay üzerine yaptığı derin çözümleme ve tefekkürden sonra kanaatini, “Şüphesiz kalyonun kendiliğinden denize inişi meleklerin işidir lakin araya şeytan karışmış olacak ki işçilerin ölümüne sebep oldu” diye belirtir. Devlet-i Ali Osman’ın (Osman oğulları Devleti’nin) İstanbul baş yargıcının müthiş tespitini (!) günümüzde çok ölümlü kazalardan sonra yaşanan ve söylenenleri okuyanların zihnine bırakıp devam edelim… İbrettir; burada yargıcın verdiği hükümle, Eski Yunan felsefesinde var olan Tanrıyı doğa olaylarında araç olarak kullanma yöntemini, melekler ve şeytan üzerinden ustalıkla icra ettiği apaçık, net. Bunu yaparken yeryüzü mülkünün sahibi Sultana da selam çakmayı ihmal etmemiş. Çünkü bu akıl yapısında yeryüzü iktidarının sahibi ve onun mülkü sıradan olayların yaşandığı bir kara parçası olamaz. Kutsal kişilik olan Sultanın törenle denize indireceği gemi ancak meleklerin müdahalesi ile denize inmelidir. Tabi dönemin sultanı, Tekfurdağı Müftüzadeyi nasıl ödüllendirdi bilmiyoruz ama bu Osmanlı elitindeki akıl yapısı, bize koca devletin niçin çöktüğü konusunda yeterli fikri veriyor. Merhum kadı döneminde olsaydık soracağımız sorulara muhtemel cevaplar ne olabilirdi? Mesela; - Namaz niçin zorunludur? Orucu niçin tutarız? İçki neden yasak? sorularına cevap “Allah öyle emrettiği için” olacaktı… - Bu kadar savaş niye? Bu kadar insan niçin ölüyor? sorularına cevap ise “Sultanın şanı yürüsün” diye olacaktı. - Dolmabahçe Sarayının yapımında ‘milletin serveti olarak, 9 ton altını niçin kullandınız’, sizce caiz midir? sorusuna cevabı “Caizdir. Meleklerin gemisini denize indirdiği kutlu Sultana az bile” diye de bağlayacaktı. Bu sorulara verilen örnek yanıtlar, gerçekte toplumları geri bırakan bir cihan ikbali uğruna maceralar ve hikayeler peşinden koşturtan bir akıl yapısının eleştirisidir. İşte bu skolastik düşünce tarih ve felsefe kitaplarında yerini almıştır. Osmanlıda tazir sistemi gibi örnekler muhteliftir. Tazir; devlet reisinin belirlediği hukuktur, ÖRF kaynaklıdır. Osmanlı hukukunun tamamına yakını da bu türdendir. Bu yüzündendir, din hiçbir yönetimde (Osmanlı dahil) siyasetin yani yönetici iradenin üzerine çıkarılamamıştır.

Bu TAZİR anlayışı devleti terör üreten ve bunu kanunlaştıran bir kuruma dönüştürebilmiştir. Hatta Osmanlı Devletindeki siyaseten katl kurumu da TAZİR kurumunun bir uzantısıdır.

Zira siyaseten katledilen veziri azam mevkiinde olanların sayısı 43 olup bunların 23’ü azledilmeden, 20’si azledildikten sonra katledilmiştir. Tabi katledilen şeyhülislamlar da vardır.

Cari ve bağlayıcı hüküm şudur: Hikmet-i Hükümet / Sultan öyle uygun görmüş, uygulamışsa bir hikmeti vardır, soru sorulmaz’. Tüm verilen fetvaların mesnedi bu sistem olup eski Türklerden kalan bir gelenektir. Kardeş ve evlat katli konusunda Melikşah ve Timur’dan sonra 3 padişah sayamazsınız, bu gelenektir. Osmanlıda olanlar, hükümdar adayı anlamında alternatifi azaltmaktır. (Prof. Sırrı Süreyya Sırma) Yine 3. Mehmet’in (13. Padişah) değiştirdiği hanedan yasası vardır. Osmanlı Devletinde her şehzadenin tahta çıkma şansı eşitti. Bu da taht kavgalarının yaşanmasına ve devlet yönetiminde birçok sorunun ortaya çıkmasına neden oluyordu. Kardeşler arasındaki taht mücadelesini sonlandırmak amacıyla yeni Ekber ve Erşed sistemi (yaşça en büyük ve en tecrübeli şehzadenin tahta çıktığı sistem), 17. yüzyılın ilk çeyreğinde 3. Mehmet tarafından uygulanmaya konulmuştu. Bu uygulama ile şehzadelerin sancağa çıkmasına son verildi. Yeni uygulamaya göre tahta geçen padişah, kardeşi şehzadeleri öldürtmeyerek sarayda hapis tutacak, taht boşalınca Ekber ve Erşed olan tahta çıkacaktı. Bu uygulama 1839’a kadar yürürlükte kalmıştır. Bu zaman zarfında taht adayı şehzadeler kapalı kilitli dairelerde kalmışlar, kendilerine okuma yazma, ibadet ve ahlak öğretilmiş, kitap okunmuştur. Fakat bunlara “Yönetim ve askerlik bilgisi verilir miydi?” sorusunun cevabı kapalıdır. 

Hapis hayatı yaşayan bu şehzadeler dünya cahili; ülke topraklarını, toplumu, gelip giden yabancıları tanımamış, protokol kültürü ve görgüsünden uzak, çarşı pazar görmemiş, yaşam koşullarından habersiz, bir bakıma çocuk dünyasında kalmış, öldürülme-zehirlenme korkusu ile yaşamışlardır.

Bu kuralın geçerli olduğu süre boyunca tahttaki ulu iradenin (padişahın) liyakati sorgulanmıyordu. Örneğin, 15. Padişah olarak tahta geçen 1. Mustafa’nın uluorta Divana girip vezirlerin kavuklarını yuvarlamasına bile oturumdaki kadı asker “Bunlar ilahi uyarılar” demiş, padişaha da “Meczub-i ilahi” tanısı koyarak bir bakıma onu kutsamıştı. / Kaynak: Necdet SAKAOĞLU, Bugünü anlamak için TARİH, 26-28. 

Özetle bu felsefeye göre en yetkin olan Tanrı mutlak iyidir ve evrendeki tüm devinimler Tanrının iyiliğini kanıtlar. Ancak burada en yetkin demek en güçlü demek oluyor. Yani skolastik felsefe otoritenin meşruiyetini sorgulamak yerine, otoritenin meşruiyetini inançla tartışılmaz hale getiriyor. Bu akıl yapısında Tanrı efendidir, insanlar ise köle. Tanrı buyurgandır, insan itaate mecburdur. Skolastik felsefe otorite adına konuşmayı esas alır. Bu fikrin köle olarak nitelediği insan inançsal köleliği, süreçte Allah’ın yeryüzündeki temsilcileri, gölgeleri, Allah davasının kodamanları karşısında, siyasal bir köleliye dönüştürmüştür. Orta çağ Avrupasında ‘Tanrı böyle istiyor’ sloganının sahibi PAPA ve onun kutsadığı kralların halkları karşısında pozisyonları bu idi. Avrupa bu felsefeyi rasyonel ilim ve bilimle aştı. Merkeze insanı yerleştirdiği akli yapılanma ile köleliği bizden çok önce kaldırdı. Bugün bizim bile kullandığımız pek çok buluşun altına imzasını attı. Biz ise bu düşünce yapısını hala aşamadığımız için cep telefonunda hangi ülkenin markası daha iyi, hangi otomobil daha konforlu tartışmalarından öteye gidemiyoruz.

Skolastik fikrin temel düsturu otorite adına konuşmaktır. Yani dinsel öğretilerin insan hayatında doldurduğu boşluğu ve insanlar için çözdüğü sorunları anlamak yerine emir-komuta izahı dikte edilmektedir. Oysa bu ağzın modası çoktan geçmiştir. Çünkü din zorunluluklar üzerinden tanımlanan bir dogma değil, ikna olan bir akıl yapısı üzerine bina edilen ahlaki bir sistemdir. İnsan din için değil, din insanın yeryüzünde düzgün bir yaşantı oluşturması içindir. Skolastik ağız güç adına konuştuğu için siyasal söylemi, devlet adına konuşmak biçiminde gelişmiştir. Halkın yaşam alanına dahil edilen her uygulamanın uygulayıcısını haklı çıkartma tarzındadır. Skolastik akılda devlet halk için değil, halk devlet içindir. Devlet soyut bir kabul olduğuna göre skolastik aklın ürettiği söylem, sürekli olarak devleti yöneten egemen yapının hakkını korumaya yönelik olmuştur, öyle de olacaktır.

Siyasala alanda skolastik ağız Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal yerine Hakkıdır Hakk’a tapan devletimin istiklal felsefesini dayatır. Oysa gerçek İslam düşüncesi özgürlükçüdür ve din en özgür kurumdur. Bu düşüncede Allah, adil ve hikmet sahibidir. İnsan için koyduğu her yasakta, öngördüğü her tapınma türünde insanın bir sorununu çözmekte, insan onurunu ve yaşamını korumayı ve kalitesini yükseltmeyi hedeflemektedir. İnsan dini öğretilerin ardında yatan ahlaki gerekçeyi kavramalıdır. Bunun için düşünmeli ve ikna oluncaya dek sorular üretmelidir. Çünkü Allah insanı, aklının ermediği, ikna olmadığı konulara inanmakla, gerekçesini kavrayamadığı emirleri yerine getirmekle yükümlü tutmamıştır. Bu O’nun adaletinin gereğidir. Yaşam olanakları arasındaki uçurumu kapatmak, geliri adil biçimde paylaştırmaktır. İslam ahlakında yöneticilerin dokunulmazlığı yoktur. Yöneticiler yönetilenlerle hukuk karşısında eşittir. Bu yüzden Ömer’e cemaatten biri bir parça kumaşın hesabını sorabilmiştir. Skolastik aklı reddetmediğimiz sürece hayatımızda yakındığımız durumların değişmesi mümkün olmayacaktır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Saim Akçay - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haberma Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haberma hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haberma editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haberma değil haberi geçen ajanstır.



İstanbul Markaları

Haberma, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (554) 334 96 00
Reklam bilgi

Anket Milletvekillerinin Sizi Temsil Ettiğini Düşünüyor musunuz?