Eski Defterleri Karıştırdım

Öğrencilik yıllarımda, hem deneme hem de şiirler yazardım. Mezun olduğumuz sene mezuniyet yıllığına namzet bir şiir aranırken, benim yazdığım “İlâhiyat Marşı” seçilmiş ve yıllığa girmişti. Bir kaç öğrenci dergisinde de şiirlerim yayınlanmıştı.

İlk öğretmenlik yıllarımda da yazmaya devam ettim. Hepsi de şu an elimin altında. Çoğunluğunu hiç bir yerde yayınlamadım. Şimdi bakıyorum da o zaman kalemim biraz daha keskinmiş. Bu hafta o yıllardan kalma birbirini tamamlayan iki yazımı sizlerle paylaşacağım. Haydi hep birlikte 1998 yılına gidelim.

EN BÜYÜK HASTALIĞIMIZ

Herkesin ne düşündüğü beni hiç ilgilendirmiyor. Gökyüzüne Ahmet mavi demiş, Mehmet yeşil demiş, Ali açık mavi demiş umurumda değil. Beni rahatsız eden olay, bunların birbirlerini anlamaya çalışmamaları. Hoşgörüye sebep olacak, insanların ufkunu açacak farklı düşünceleri kavga sebebi yapmaları.

Atalarımız, “İnsanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa” diye ne güzel ifade etmişler insanlar arasındaki ilişkiyi. Galiba biz insanlar koklaşmakla meşgulüz, konuşmakla değil. Yani hayvanlar arasındaki diyalog aracıyla. Tabii bunun sonucu belli.

İnsan bu kadar ölülerin kölesi olamaz, olmamalı da. Olay şu: Ölüler hiç kimseyi köle edinmezler. Ancak aklını kiraya vermiş bulunan, sonradan gelenler, tek akıllı olarak ölmüşleri gördüklerinden, cebren onlara köle oluyorlar. Efendileri farklı olan insan cemaatleri, hep birbirlerine düşman olmuşlar. Birbirlerinin kuyularını kazıyorlar. Kardeşlerini kuyuya düşmüş görünce, sevinç naraları atıyorlar.

Peşisıra kendileri de başka bir kuyuyu boyluyorlar. Bu insanlar acaba el ele olmaktan ne zarar görüyorlar?

Kalplerin bir atmasının kime ne zararı var?

Acaba diyorum; bizleri grup grup hizaya dizenler mi var?

Böyler bir durum sözkonusuysa, neden aklımızı kullanıp da tek yumruk olmuyoruz?

Neden aramıza karakedi koyanlara adeta “Aferin” diyoruz? Hep kavga ortamı görüyoruz diye mi yoksa?

Niye yangına körükle gidiyoruz?

Allah-ü Teala Kur’an-ı Kerim’de kendisinin ipine sımsıkı sarılınmasını ve bir münafığın getirdiği habere körü körüne itibar edilmemesini söylüyor. Peki bizlere bu emir de mi bir şeyler söylemiyor, bir yerlere götürmüyor?

Ne diyelim? Allah bu toplumu ıslah eylesin. Gerçi Allah, hiç bir toplumu kendi kendilerini değiştirmeden, değiştirmeyeceğini ifade ediyor ama yine de tek sığınağımız orası. Allah bu millete değişme gücü ve değişimi sağlayacak olan önderlere de akıl, iman ve sağduyu nasibeylesin. 01.04.1998

SEVGİ TOPLUMU OLUŞTURMAK

Sevgi ne demek? Kitaplarımızın bir kısmı sevgi üstüne. Sevgiyi yavrularımıza da ad olarak veriyoruz. Bir de sevgi yurtları var. Ama gel gör ki; “Sevgi” adlı kızımızın sevgiden haberi yok. Sevgi yurtları da o biçim bir sevgisizlik ortamı. Demek ki diyorum; bunu kelime olarak kullanmak yetmiyor. İçi boş bir kavramdan da öte bir şey değil bizdeki sevgi.

Toplumumuzda kendisini sevmeyen insanlarımız var. Çok acı değil mi? İsbat mı istiyorsunuz? İşte size intiharlar ve egoistler. Bunlar ne kendilerini ne de yaratanlarını seviyorlar. İşin garip tarafı, yaratanın kendisini sevdiği düşüncesi de yok bu zavallı ruhlarda.

O bizi sevmeseydi yaratır mıydı? Bizi sevdiğine göre, biz niye onu sevmiyoruz? Niye ona hayatımızda hiç bir yer vermemeye uğraşıyoruz? Bize şah damarımızdan daha yakın olduğu halde?

Hz. Peygamber, Hz. Ömer’e sordu: “Nefsini mi çok seviyorsun beni mi?” “Tabii ki nefsimi Ya Rasulallah” cevabını aldı. Onun buna cevabı şu oldu: “Beni nefsinden daha çok sevmelisin”. Bu bize sevginin formülünü veriyor aslında. Demek ki; bir insan, -hele inanan bir kimse- başkalarını kendisinden daha fazla sevebilmeli ki, gerçek sevgiyi tatsın. Peygamber, “Müslümanlar bir tarağın dişleri gibidir” derken, eşitlik ve yardımlaşma ilkesinin yanısıra, birliğin temeli olan sevgiyi de işaret ediyor aslında. Her müslüman, kendi dışındakileri, kendisinden daha çok sevmiyorsa orada İslam toplumundan söz edemeyiz. O toplum başka bir toplumdur. Belki armut toplumu, belki de muz cumhuriyeti. Ama kesinlikle İslam toplumu değildir orası.

Doğada bile örnekleri var sevginin. Mesela bir fare bir yılanın karnını doyuruyor. Yılan ise yırtıcı kuşlara yem oluyor. Doğada, insan dışındaki her canlı başkası için yaşıyor yani. Toptan biz insanların hizmetinde. Ama biz, birbirimizin hizmetinde değiliz. Birimiz, diğerimiz için yaşamıyor. Herkes kendi dünyasını kurtarmaya çalışıyor. Buna bağlı olarak ferdiyet de oldukça ön plana çıkmış. Dolayısıyla yavaş yavaş toplum olmaktan çıkıyormuşuz gibi geliyor bana. Bu ise yokluğa gidişin başlangıcıdır. Bu tehlike bir an önce bertaraf edilmelidir. Peki bu noktaya nasıl geldik? Çok basit. Yaptığımız şu: Devlet eliyle toplumun dinamiklerini aldık, yerine dinamitler koyduk. Yapılması gereken ise, bu dinamitleri alıp imha ettikten sonra, o almış olduğumuz dinamikleri tekrar topluma kazandırmak. Başlanması gereken nokta ise; dinamitleri alıp, dinamikleri yerleştirebilecek kapasiteye sahip bir eğitimdir. Ama önce sevgi eğitimi... 15.04.1998

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Ali Boz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haberma Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haberma hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haberma editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haberma değil haberi geçen ajanstır.



İstanbul Markaları

Haberma, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (554) 334 96 00
Reklam bilgi

Anket Milletvekillerinin Sizi Temsil Ettiğini Düşünüyor musunuz?