Mülteciler ve Gizemli Hesaplar

Geçen haftaki yazımda, “Derin Kutuplaşma” başlığı altında, toplumun ayrışması ve düşmanlaşması için nasıl bir şeytani planın işlediğini detaylıca ele almıştım. İşte mülteci konusunun da bu kutuplaştırmanın en kullanışlı enstrumanı olduğunu ifade etmeliyim.

Geçmişte, bir toplum mühendisliği ürünü olan Alevi-Sünni, Türk-Kürt kutuplaşması ve onun üzerinden üretilen gerilim ve çatışmaların bir benzeri, bu gün Suriyeli-Türkiyeli üzerinden tasarlanmaya çalışılmaktadır. Toplumda mültecilere karşı oluşan öfke, bir kesimin zihinlerini, adeta bir kıvılcım bekleyen barut fıçısına çevirmiştir. Maalesef siyasi çevreler de, bu barut fıçısını iyice ısıtacak söylemleri gündemlerinden hiç eksik etmiyorlar.

Geçmişte de, sınıfta Suriyeliler konusu gündeme geldiğinde, gençlerde nasıl bir tepki oluştuğunu bizzat gözlemlemiş biri olarak bu cümleleri kuruyorum. Bu tutumu, mülteci karşıtlığı ve ırkçılıktan daha ileri boyuta taşınmış bir durum olarak değerlendiriyorum. Tabii ki; bu konuda gördüğüm kadarıyla devletimiz gerekli tedbirleri alıyor. Ancak; gösterilecek en ufak bir ihmalin dahi nelere malolacağının küçük resmini ve fragmanını Ankara-Altındağ’da gördük. İnşallah bu boyutta kalır da ülkemiz bu sorunu burnu dahi kanamadan atlatır.

Peki bu noktaya nereden ve nasıl geldik? Merhamet eseri olan mültecileri ağırlama anlayışı, nasıl oldu da önümüze bir risk olarak çıktı? Temelde, mülteci konusunu bir bütün olarak ele almak ve genellemelerden kaçınmak gerekiyor. Bundan 10 yıl önce Suriye’de iç savaş çıkıp, at izi it izine karışınca, bir anda Suriye halkını kendi sınırlarımızda bulduk.

Tunus’ta, “Arap Baharı” olarak başlayan ve hayallerimizi süsleyen süreç bir anda adeta Arap cehennemine dönüştü. Biz de sanıyorduk ki; bu ülkelerdeki diktatör rejimler yıkılıp yerlerine tıpkı ülkemizdeki gibi demokratik rejimler kurulacak, şeffaf seçimler yapılacak, böylece onlarla ilişkilerimiz daha da sıcaklaşıp samimileşecek. Aslında bu durumun bir denemesini Muhammed Mursi’nin seçimle iktidara gelmesiyle de gördük. Ama çok kısa sürede Hüsnü Mübarek’i mumla aratacak bir darbe sürecine şahit olduk. Sadece Mısır’da değil, baharı yaşayan tüm Arap ülkeleri de, başını ezerek öldürdükleri liderlerini bu gün mumla arıyorlar.

Ölmek mi? Göç etmek mi? sorularıyla yüzleşen her insanın yapacağı gibi, Suriyeliler de, göç etmeyi tercih ettiler. Her ne kadar ülkemizde bazıları “Göç edeceklerine düşmanlarıyla mertçe savaşsınlar” söylemini ileri sürerek mültecilere ağır ithamlarda bulunsalar da, böyle bir durumun imkanı yoktu. Neden?

Çünkü organize olup da, bir birlik halinde savaşma durumları olmadığı gibi ortada muayyen bir düşman da yoktu. Hiç bir silahı olmayan, olsa da hafif silaha sahip olan bir halkın, uçaklardan yağan bombalara direnebilmesi hiç mümkün değildir. Üstelik bu uçakların kime ait olduğu bile çoğu zaman belirsizdi.

Rejime mi, Rusya’ya mı, yoksa ABD’ye mi aitti bu uçaklar? Bir çoğu da savaşlarda kullanımı uluslarası sözleşmelerle yasaklanmış bombaları atıyordu. Biz bu durumda, Kilis ya da Hatay sınırına masamızı kurup nargile keyfi yapıp, ekonomimiz bundan etkilenecek diye insanların hunharca katledilişini seyredebilir miydik? Bu hangi vicdana sığardı? Dolayısıyla ülkemizin o zaman göstermiş olduğu misafirperverlik, takdire şayan bir durumdu.

Bu güne geldiğimizde ise bombalar büyük oranda susmuş olmasına rağmen, iç barış ve huzur hala pamuk ipliğine bağlıdır. Elbette; hiç kimse doğup büyüdüğü toprakları gönüllü olarak terk etmeyeceği gibi, ülkesinde barış ve huzur ortamı kalıcı olarak tesis edilmesine rağmen, bir başka ülkede ebediyyen kalmak istemez. Suriye’de kalıcı iç barış ve huzur sağlanıncaya kadar bu insanları zorla göndermeye kalkışmak, olsa olsa onları ateşe atmaktır. Biliyorum, birikmiş öfke yığını, empati yapmamıza izin vermiyor. Ama empati yapmadıkça sağduyulu davranamayız. “Mülteciler giderse ekonomi batar” anlamına gelecek söylemlerin de gerçeği yansıtmadığını düşünüyorum.

ABD’nin Afganistan’dan apar-topar çıkmasıyla birlikte, Suriye’deki IŞİD benzeri bir yapılanma olan Taliban’ın hızla tüm şehirleri zaptetmeye başlaması, bir anda tırlar dolusu Afgan mültecinin de ülkemize gelmesine sebep oldu. Buradaki durum, Suriyeli mültecilerin durumundan oldukça farklı ve gizemli. Zira; komşu ülkeleri varken, neden direkt ülkemize yöneldiler? Bu yönelişte ABD parmağı var mıdır? Koskoca İran sınırını nasıl geçip, ülkemize nasıl girmektedirler? Taliban korkusuyla kaçıyorlarsa; aralarında neden kadın, çocuk ve ihtiyar yoktur? Onları ölüme mi terkettiler? Aralarında, ülkemizde terör saldırısı düzenleyebilecek kriptolar var mıdır? Soruları çoğaltabiliriz. Masum ve can havliyle ülkesini terketmek zorunda kalanlara ne diyebiliriz ki? Keşke bu duruma düşmeselerdi de kendi ülkelerinde yaşasalardı.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Ali Boz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haberma Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haberma hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haberma editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haberma değil haberi geçen ajanstır.



İstanbul Markaları

Haberma, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (554) 334 96 00
Reklam bilgi

Anket Milletvekillerinin Sizi Temsil Ettiğini Düşünüyor musunuz?