Ali Şeriati’den Evrensel Manifesto ve Tarihten Günümüze Tanrı Devletler

Merhum Ali ŞERİATİ’nin Mısır ziyaretinde, piramitler yapılırken ölen binlerce kölenin mezarını ziyaret ettikten sonra o kölelere yazdığı mektup şöyledir: "Kardeşim; sen erbabını rahatlıkla tanırdın, yediğin kırbacın acısını açıkça hissederdin! Sen köle olduğunu, köleleştirildiğini, neden köleleştirildiğini, ne zaman köleleştirildiğini ve seni kimin köleleştirdiğini bilirdin. Biz ise bugün seninle aynı kaderi paylaşmamıza rağmen bu asırda bizleri kimin köleleştirdiğini bilmiyoruz. Üstelik köleleştirildiğimizden bile habersiz, malımızın ve canımızın nasıl yağmalandığını ve talan edildiğini bilmeden bu sefil ortama, bu düşünce sapkınlığına ve kula kulluğa düçar olmuşuz. Bugün bizi sadece bir hayvan gibi köleleştirmekle kalmadılar, bir meta gibi sömürdüler aynı zamanda. Senin asrından ve neslinden daha çok faiz ve vergi ödüyoruz. Bunca varlık, bunca sermaye, bunca sistem, bunca makine, bunca servet, bunca zenginlik, bunca üretim ve dünyanın bütün görkemli sarayları, bütün bu çark; bizim tenimiz, etimiz, kanımız, çilemiz, perişanlığımız ve mahrumiyetimiz üzerinde dönmektedir. Evet, bu çarkı biz döndürüyoruz, karşılığında da yarına çıkaracak kadar karın tokluğu, hepsi bu kadar. Bugün senin döneminden daha fazla mahrumuz, senin yaşadığın dönemden daha çok zulüm ve sınıfsal ayrımcılık söz konusudur; fakat farklı bir çehreyle, daha süslü, daha yeni ve daha gizli bir kılıkla…”

Dine karşı din – Ali ŞERİATİ (Onu rahmet ve minnetle anıyorum.)

Bir belgeselde tablo şu idi; Mısır Piramitleri yapılırken günde 300 civarında köle ölüyor. Ölen köleler gömülmüyor harca katılarak duvarlar onlarla yükseltiliyor. Şimdi nerede dünyada devasa bir saray, mabet (cami, kilise, sinagog vs.) ve benzeri yapı varsa bilin ki onun altında gasp edilmiş alın teri, emek; kişi ve kimliklerin yok edilişi vardır, kan vardır, ceset vardır, hak vardır. İnsanlık tarihini inceleyin; adı imparatorluk olup da “saray, saltanat ve debdebe ile yaşam” olmayanı yoktur. Ortak paydadır bu durum. Bizans, Sasani, Roma’dan gelen Emevi ile temellenmiş Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı… Her birinde devrin muktedirlerinin gösterişli yansımalarını görmek mümkündür ve hemen hepsinin temelinde köle emeği, temelinde kan ve gözyaşı, duvarlarında ihtişamın izleri, gücün sembolleri vardır.

Bu manada yine bir güç vehmine ev sahipliği yapan Ayasofya ibrete matuftur. Ayasofya’nın tarihsel olarak halk ayaklanmalarıyla 2 kez yıkılmasına teşebbüs edilmiştir. Nedenleri manidar: Güce isyan! Prof. Niyazi Kahveci “Çağımıza kadarki devirlerde mabet inşa etmek güç gösterisi idi” diyor. Ayasofya tam da bu geleneğin nişanıdır. Orası Hristiyanlık açısından da MUHARRİF mekandır.

Tarih boyunca imparatorlukların güç gösterisi yaptığı AYASOFYA ve O MEYDAN; BİZANS’IN GÜÇ MEYDANI, şehrin BEYNİ ve KALBİ idi. Zira 50 gün başarılamayan fetih, 53. gün Ayasofya’nın düşürülmesi ile Bizans’ın direncinin kırılması sonucunda sağlanmıştır. (Bu bahis, manidardır ve umarım gerçek tarihin araştırılmasına vesile olur.) Tarihi durduramazsınız ama yönünü değiştirebilirsiniz. Bu bakımdan Atatürk’ün bu yapı için müze kararı çok isabetli idi.

Çünkü MÜZE, tarihle yüzleşmedir. Yani böylece kanlı savaşçı bir tarihi barışa çevirebilirsiniz. Tabi bu ancak tarihten alınan ders ve ibretlerle mümkündür. Ne yazık ki insanlık tarihinde kan dökenler tarihi işgallerle dünyayı şekillendirmiştir. Avrupa da Amerika da kan dökülerek birer işgalin sonucunda yerleşiktedir. Şimdilerde Roma, Sasani, Bizans, Moğol ve Osmanlı kalmamıştır ama 21. Asırda değişik biçimlerde aynı durum devam etmektedir.

İstanbul adeta bir dünya kültür merkezi olmasına rağmen, ifade ettiğimiz üzere asırlar süren din savaşları insanlığın yaşadığı zulüm ve acı için yetmemiş olacak ki hala ve yine AYASOFYA güç vehmine mekandır! Yapılış amacında asla bir sapma yoktur ve hep bir sınıfa ait radikal güç merkezidir. Yani Ayasofya nice zorbalara mekan, onların övünmelerine malzeme olmuş ve hiçbirine kalmamıştır. Sıradakiler ise kol hizasında! Oysa müze kararı bu manada dünyaya ve insanlığa evrensel bir mesajdı. Zira “Yurtta sulh cihanda sulh” reçetedir, çözümdür, kurtuluş ve barıştır; evrensel bir adalet çığlığıdır; Allah’ın emri ve insan olmanın gereğidir. (Bu da ayrı bir bahis tabi…)

Şimdi ona bakarak tarihle yüzleşmek, ibretle dersler çıkarmak gerekir. Yani Müslümanlar, Ayasofya’ya bakarak Hristiyanların kendi tarih ve imparatorluk geçmişiyle, Emevilerle, Abbasilerle, Selçuklulara kadar olan tarihle yüzleşmelidir. Çünkü orası geçmişi itibariyle “yüzleşmeye vesile ibretlik" bir yapı. Bu demek oluyor ki AYASOFYA (güç merkezi olma, örtme) misyonundan taviz vermiyor.

Tarihsel derinliği malum olan bu sosyolojik hastalığın bulaşıcılığı, değişik milletler ve toplumlardaki “egemen adreslerde” devam etmiştir. Osmanlı’da şaşaa ve debdebe ile yaptırılmış olan SELATİN CAMİLERİ saray geleneğidir. Bunlar Bizans’ın tekrarı ve zorbalık olup Osmanlı ile muhafazakar zihnin denetimindeki altyapıdır. Sultanlar adına yaptırılan bu büyük camilerin çoğu “ulu cami” adını taşıyor ki bu büyüklük işaretidir. Zihniyet köklerini ortaya koyan bu ulu camiler, tıpkı Ayasofya veya paylaşıma vesile Piramitler gibi birer iktidar göstergesidir.

Bakın hala kendisi (Fatih Sultan Mehmet) ile övünen egemenlerimiz; Fatih’in “Benim camimi niye Ayasofya Camisinden daha alçak yaptın” diyerek, Fatih camisini yapan Mimarbaşı Atik Sinan’ın ellerini kestirdiğini görme ve anlama basiretinden uzak zihniyetin taşıyıcılarıdır. Ki zihniyetin yansımaları ÇAMLICA CAMİ ve BENZERLERİYLE devam etmektedir.

Aç Afrika ülkelerinin insanlarını doyurmak yerine hala oralara cami yaptırmak, hakeza aynı zihnin teşebbüsü ve tecellisidir. Zaten İslam’da böyle dev mescitlere ihtiyaç olsaydı KABE 4 DİREK ÜZERİNDE olmazdı. Tabi Osmanlı tarihi, kahir ekser saraylı tarihçilerin kaleminden çıktığı ve okutulan resmi tarih o olduğu için ÖTEKİ TARİH örtülmüştür. Kabilecilik iştahı ve “İ’lay-ı Kelimetullah” safsatası ile emperyal iştiyakı depreşmiş bu dönemi anlamak için süreçte vicdan sahiplerinin, kanı ile hatıralarını yazanlara ve sarayı ayakta tutanlara bakması yeter. Yani isyanlarla, cinayetlerle dolu olan “sarayın dışındaki” tarihe... Bu tarih anlatılmıyor. Bu tarihte tufan ve sarsıntının olmadığı bir tek 5 yıl yoktur. Her bir 5 yılda ayrı bir afat ve isyan yaşanmıştır.

Kuyucu Murat Paşanın, isyan bastırmada fakir fukaranın canlı canlı kuyulara atılarak katliamı buna bir örnektir. Hakeza Celali isyanları, Yozgat’ta vergi ve saltanat baskısına bir başkaldırıdır. Sayısız sıradanlaştırılan başkaldırı vardır. Siyaseten katledilen, sadrazam mevkiinde olanların sayısı 43’tür. Bu katledilişlerin 23’ü azledilmeden, 20’si azledildikten sonradır. (Katledilen şeyhülislamlar hakeza araştırmaya değer.) Cari ve bağlayıcı hüküm şudur; "Hikmet-i hükümet sultan öyle uygun görmüş öyle uygulamışsa bir hikmeti vardır! Soru sorulmaz.”  (Klasik bir Ebu Suud güzellemesi)

Pazarlanan dine değil Allah’ın dinine göre Osmanlı’nın ind-i ilahide şu 5 hususta asla affı yoktur: 1) Saltanatın ihdası ve ihyası Emeviler, Roma ve Sasani’den aktarılarak yeniden devreye sokulmuştur. Oysa son İslam dini bunlar için gelmişti! (Bu nedenle Mustafa Kemal’in “saltanat ve hilafeti kaldırması” İslam’a Hz. Peygamberden sonra sunduğu en büyük katkıdır.) 2) Kardeş ve evlat katli

(Firavunlar da erkek çocuklarını “yerime geçer korkusuyla” katlediyordu.) 3) Devşirmeler

(Erkek ve kızların isimleri değiştirilerek, soyları unutturularak devşiriliyordu. Oysa Kuran “Onları anne ve babalarının isimleri ile çağırın” der. Köle Zeyd bu manada örnektir.) 4) Fütuhat adı altında İŞGAL

(Mazlumlara yardım adı altında esir alıp, zapt etmek…) 5) Cariyelik

(Kuran ve dine aykırıdır. Lakin fetva verilerek statüleşmiştir. Roma, Sasani ve Bizans hukukuna göre savaşta ele geçirilen erkekler katledilir, kadınlar ise sahibi tarafından kullanıldıktan sonra başkalarına hediye edilir.)

Görüldüğü üzere din, dil ve coğrafya farkı “din acenteliğini ve Allah’a taşeronluk misyonunu” değiştirmemiştir. “Sünnilik (Kureyşlilikle kabile, sülale), Şiilik (oligarşi / kişi) ile dünyayı yönetme arzusu” düzenin çıkış yolu olmuştur. Yani İslam dünyası 'Sünni Saltanat İdeolojisi' ve 'Şii İmamet Mitolojisini' aşamamış, hatta engellerini aşmıştır. Onun için 14 asırdır özgürlükçü, demokratik ufuklar hayaldir, bir türlü açılmaz. Çünkü Sünni Hilafet Roma'nın, Şii İmamet Sasani aklının tekrarıdır. Medine Sözleşmesi temelinde gelişecek demokratik, çoğulculukta İslam aklı boğulmuştur. Efendi-köle düzeni ile debdebe ve şaşaa devem etmektedir.

Hz. Peygamber bir yere girince duvarında “üzerinde aslan resimleri olan pahalı halıların asılı olduğunu” görür ve oradan çıkar. Bu, şaşaa ve ihtişamı reddetmektir. Hala Anadolu’da resim olan yerde namaz kılınmaz algısı yanlıştır, mevzunun aslı budur. Çünkü yüzleşmede tekamül vardır. Peygamber KUREYŞLİ atalarını hep eleştirmiş, amcasını reddetmiştir. Mücadeleye kendi kabilesi ile başlamıştır. Kâbe’yi soymakla, zorla insanların mallarına el koymakla, baskınlar düzenlemekle, beden ve ruhlarına el koymakla suçlu olduğu ve bir daha olmaması için eleştiriyor, eleştirirken kan bağını yok sayıyor. Bu bir evrensel mesajdır.

Bir parantezle Hz. Ali’nin tarihi sözünü analım: “Dindar bir toplumu, ancak din adına “din alimleri” kandırabilirdi ve öyle de oldu” diyor. Yani son Muhammedî İslam “dinsizlere karşı değil, dinlere karşı gelmişti, dinlere karşı bir devrimdi. Hz. Peygamber, mesajını iletmek üzere Sasani İmparatoruna (Kisra’ya) sahabeyi gönderir. Heyet gidince, imparator giden heyeti aşağılayarak birkaç gün beklettikten sonra huzuruna alır ve onları aşağılayarak “Söyleyin bakayım neye geldiniz” deyince, heyet ona dönerek “BİZ İNSANLARI KRALLARA KULLUKTAN VE DİNLERİN ZULMÜNDEN KURTARMAYA GELDİK” diyerek huzurdan ayrılır.

Şimdi dinin özü, hayata dokunan yanı, hayatta karşılığı bu iken, aklın rütbesi ve semeresi, peygamber sünneti ve merkezdeki insan nerede kaldı?

Ayrı bir husus ama maalesef son din de dinlerden bir din olarak dinler tarihinde yerini almış durumda. Allah’ın dini “duvarlarda obje olarak kabında saklı mushaflarda” asılı kaldı. İşte o asılı kalan Kuran penceresinden “zulüm ne, zalim kim ve dinde imparatorlukların yeri”, Hac Suresi 42-48’de adeta matematiksel olarak verilmiştir. Dikkatleri tarihe çekerek, Nuh, İbrahim (ad), Medyan (samut) ve Musa halkları… Yani Babürler, Asurlular, Mısırlılar, Sasaniler, Roma, Mezopotamya uygarlıkları… Müteakiben Osmanlı, Roma’nın yerini almıştır. Bunların hepsi TANRI DEVLETTİR. Kim başta ise o, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi denmiş. Firavunlar Tanrı’nın kapısıyken, Osmanlı’ya gelince “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi (zillullah)” dönemi başlamış. Ne de olsa İhlas suresinde “De ki o bir tek Allah’tır. Doğurmamış, doğrulmamıştır.” diyor ya! Dolayısıyla Osmanlı ile “Tanrı’nın oğlu” dönemi bitmiş, “Tanrı’nın gölgesi” dönemi başlamıştır.

1923’te hilafetin kaldırılmasıyla “Tanrı’nın gölgesi” dönemi de bitmiştir. İşte bu Kuran’ı anlamak ve Allah’a en büyük hizmettir. Ne var ki Mustafa Kemal’in ölümünü müteakip süreçte “kişi, kabile, nihayet parti saltanatı” yeniden el aldı. Adı cumhuriyet, demokrasi olsa da bir tür “TANRI’NIN OĞLU ya da GÖLGESİ” dönemi günümüzde devam ediyor.

Bu manada “HELAK” kavramı tarihsel olarak manidardır! Zulüm doruğa çıkınca siyasi HELAK, Osmanlı’nın yıkılışı ile tecelli etmiştir. Coğrafyaya bakın Kaddafi’ye, Saddam’a, Şah’a, Çavuşesku’ya… Hepsi yere çakılarak helak olmuşlardır. Hülasa ZULÜM hem savaşın hem de yıkılışın sebebidir. Tüm sarayların akıbeti müzedir! Çin Sarayı, Topkapı Sarayı, Sadabad (İran) Sarayı, Rusya’da ne kadar varsa hakeza… Bunlar Kuran’da Hac- 45. ayetin ifadesidir. Şuan hepsi dayalı döşeli turistlere hitap ediyor günümüzde. Zira O, bir toprak damlı evde “bir hasır ve bir sedirde” hayatını ikmal etmişti. Şeref onur ancak “haram yemeden, alın terini yudumlayarak ve değer üreterek” yaşamaktır. Allah Kuran’da düşmanlık yoktur diyor. Zulüm ve zalim hariç!

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Saim Akçay - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haberma Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haberma hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haberma editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haberma değil haberi geçen ajanstır.



İstanbul Markaları

Haberma, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (554) 334 96 00
Reklam bilgi

Anket Milletvekillerinin Sizi Temsil Ettiğini Düşünüyor musunuz?