Ekonominin Sosyolojiye Etkisi

Toplum olarak yaşamaya başladıktan sonra farklı olaylara ve kavramlara ortak değerler atayarak onların kültürümüzü oluşturmasını sağlarız. Birey kendi amaçlarını toplum gibi örgütlü yapıların amaçları ile örtüştürdüğü sürece beklenen davranışları gerçekleştirir. İster demokrasi de olduğu gibi çoğulculukla, isterse de teokrasi de olduğu üzere dini kurallarla veya her ne şekilde yönetim düzeni oluşturulmuş olursa olsun bireylerin topluma karşı görevleri olduğu gibi toplumun da bireyleri gözetmesi gerekir.

İnsan dar çevresinde ailesi ve arkadaşlarına karşı yükümlülüklerinin olduğunu hisseder. Bu durum bazen o kadar abartılı hal alır ki başka berbere tıraş olduğunda kendi berberinin önünden utanarak geçme söz konusudur. Toplumun yapı taşı olarak insanı anlamakla aslında toplum bilimi olarak adlandırılan sosyolojiyi de anlamış oluyoruz. Sosyal hayat dinamik bir haldedir. Sürekli olarak gelişen yeni şartlara insanlar çok çabuk ayak uydurur. Buna sosyal adaptasyon deniyor. Köyden kente göçü inceleyecek olursak daha önce gelmiş olan şehir yaşantısındaki tecrübelerini kendinden sonra gelenlere aktarmaya çalışır. Aynı şekilde askerde veya öğrenci yurtlarında daha kıdemli olanlar yeni gelenlerin adapte olmalarını sağlayacak şekilde faaliyetler gerçekleştirir. Çoğu zaman da bu faaliyetler yeni gelenlerin unutamayacağı türdendir.

Çemberi biraz daha genişletecek olursak mahallesinden, şehrine oradan ülkesine ve insanlığa doğru bir yol buluruz. Burada dikkat çekmek istediğim bir nokta var. Çember ne kadar genişlerse o kadar yükümlülük gerektirir ve bireyin bunu kendi başına yapması mümkün değildir. Bu yüzden toplumsal desteği arkasında hissetmeye ihtiyaç duyar. Toplumda her birey bir şekilde varlığını hissettirir. Kimisi güzel resim yapar, kimisi şarkı söyler kimisi de insanları canından bezdirerek diğerlerinin onun varlığını tanımasına zorlar. Dikkat çekmek uğruna boynunda gemi dümeni kadar kolyeyle de dolaşabilir, en radikal saç kesimleriyle de diğerlerine “ben buradayım” diyebilir. Maksadım kimseyi görünüşüne göre değerlendirin demeye getirmek değil. Tam aksine değişik olan yönlerimizi zenginlik olarak kabul edip ona göre birlikte yaşamanın asgari düzeyde bile olsa yollarını bulmaktır. Ötekileştirdiklerimizin başkalarının kucağına doğru itildiğinin farkında olmamız gerekiyor.

İnsanın toplum içindeki yeri ve önemini belirledikten sonra ekonomik sistemin toplumsal yaşantı üzerindeki etkilerini incelemeye başlayabiliriz. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim üzere ekonomi günümüz koşullarında küresel olarak bütün insanlığın yapmış olduğu faaliyetlerin bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir millet diğerlerinden daha fazla katma değer üreten işler gerçekleştirdiğinde parayı ülkesine çekerek yatırımlarını hızlandırma ve sonunda refah algısını yükseltme olanağı elde ediyor. Küresel yatırımcılar artık yapay zekâ (şartlar ortaya çıktığında komut beklemeden işe koyulan yazılım ve donanım bileşenleri) kullanarak ülkelerle ilgili ortaya çıkan bütün verileri sürekli olarak analiz etme olanağı elde ediyorlar. Bunun kodlamaya dönüşmesi benim gibilerin işine gelmiyor diyemem. Bilim insanının işi gücü olanı biteni gözlemlemektir. Piyasalarla ilgili gelişmeleri takip ettiğinizde normal değerinin altına düşen yatırım araçlarını alarak değerini bulduğunda satma gibi işlemler yapabiliyoruz. Bu işleme arbitraj deniyor. Aslında bu tür işlemler piyasalardaki kırılganlığı artırarak uzun vadeli yatırımların önüne geçer. Şirketler de borsadan gelen parayı yatırımda kullanma konusunda kararsız kalacaktır. Nitekim bir gün önce gelen para bir gün sonra gittiği için finansman açıkları kredilerle kapatılmak zorunda kalınmaktadır. Bu anlattığım o kadar sıkıntılı bir durum ki gecelik repo oranları ana paranın çok üstüne çıkabilir. Maliyetler arttığı için satış fiyatları yükselmekte, buna bağlı olarak sizden satın alanlar da kendi maliyetleri arttığı için onlar da fiyatlarını gözden geçirmek zorunda kalmaktadır. Böylece katlanan zamlarla hayat daha pahalı hale gelmektedir.

Fiyatlar seviyesinde herkesin zam yapması da enflasyonu yukarı çekmektedir. Artan enflasyon aslında bireylerin tüketim iştahını kesmesi gereken bir durum olması gerekirken, bireyler “bugün alırsam aldım yarın alamayacak duruma geleceğim” diye daha fazla talep gösterir. Sonuç olarak fiyatlar artan toplam taleple birlikte tekrar yükselir. Yükselen enflasyon artık hayatın her alanında hissedilmeye başlanır. Bu durumda satıcılar sattıklarından elde ettikleri gelirle onun yenisini koyamamaya başlamaktadır. Miktar teorisi olarak adlandırılan bu durumda bireylerin alım güçleri giderek düşer ve artık iş yapamayacak duruma gelirler. Sonuçta piyasada mallara ulaşım azalır ve stokçuluk gibi ahlaki olarak bir karşılığı olmayan durumlar ortaya çıkar.

Miktar teorisinin günlük hayata yansımalarına örnek olarak bakırcılık sektörü verilebilir. Hammadde maliyetleri arttığı için ister istemez yeterince katma değer sağlayamama neticesinde artık sattıklarının yerine miktar olarak yeterince mal üretemedikleri için fiyatlar çok yüksek düzeylere çıktı ve üretemez duruma geldiler. Sonradan piyasanın kendisini dengelemesi ile birlikte teknolojik olanakları da kullanarak işgücüne olan ihtiyaçlarını azaltıp ancak üretime başladılar ama çelik ve teflon gibi ürünlerin piyasayı domine etmesi neticesinde pazardaki payları düştü. Dolayısıyla her ne iş yaparsanız yapın sattığınızın karşılığında ondan en az üç tane elde edeceğiniz kadar gelir elde etmediğiniz sürece yerelde fiyatların dalgalanmasına engel olamazsınız. Örnek mi lazım? Türkiye’de birisine bir Alman otomotiv firması araç sattığında aslında değerinin üç katını alır. Biri arabanın maliyeti, diğeri kazancı sonuncusu da Almanya’da bu aracı almak isteyecek kişilerin ulaşacağı ucuz fiyatın tazmini. Ondan sonra üretim sadece bir kapasite problemi haline gelir.

Aslına bakarsanız ihracatla diğer ülkeleri kendinize bağlı hale getirmeniz iç piyasada dengelerin sürdürülebilirliğini sağlamakta. Diğer ülkelerden elde ettiğiniz fazladan döviz sizin ekonomik istikrarınızı devam ettirir. Bu nedenle de ihracat temelli bir kalkınma hamlesi doğru bir karardır. Ancak katma değeri düşük olan ürünlerin ihracatı katma değeri yüksek ürün ithalatını tazmin edemeyeceği için döviz açıklarına sebep olur. Bu nedenle de öncelikle eğitim, hukuk ve ticarette meşhur yapısal reformları gerçekleştirmeden dışa açılmak aslında ülkenin dış ülkelerin düşük nitelikli ürünler için kullandığı ve istediği zaman başka birisiyle değiştirebileceği bir unsur haline gelmesine neden olur. Şimdi aklınıza “hocam sınırları kapatalım o zaman rahatlarız” gibi bir düşünce gelmesin. Teknoloji transferine dayanan, makinesi, hammaddesi, enerjisi ve finansmanı ithal olan ekonomik sistemde bir de sınırları kapatırsak o zaman iş tadından yenmez hale gelir.

Refah algısı bireylerin tatmin düzeylerini büyük ölçüde ortaya koyan bir unsurdur. Bireyler mal ve hizmetlere kolay bir şekilde ulaştıklarını düşündüklerinde istenmeyen davranışları daha az gösterirler. Ahlaki yozlaşma, yolsuzluk ve suça yönelim doğrudan ekonomik temelleri olan konular. Daha doğar doğmaz kendisiyle ilgili bütün altyapının hazırlanmış olduğu bireylerin yanlış davranış geliştirme ihtimali çok düşükken, içinde bulunduğu ortam nedeniyle ister istemez bu tür işlere tevessül etmek zorunda kalan milyonlar da vardır.

Ailenin yapısı olumlu olduğunda kişinin topluma hazırlanması sürecinde onun yeteneklerinin farkına varabileceği pek çok farklı ortamı onun için hazırlar. Zekâ kişinin doğuştan getirdiği özelliklerin yanında çevrenin şekillendirmesi ile de biçimlenir. Dolayısıyla çocuklarınızı mümkün olduğu kadar değişik ortamlarda bulundurmaya özen göstermeniz önemli tecrübeler elde etmelerini sağlıyor. Problem çözme yeteneği bu sayede test kitaplarının dışına çıkıyor. Bir keresinde bir arkadaşın düğünündeydik. Bizden yaşça büyük bir öğretmen arkadaşımızın Fen Lisesi’ni dereceyle kazanan oğlu da yanımızdaydı. Horozu tavuğun üstünde görünce “dövüyor” diyerek eline bir sopa alıp uzaklaştırmaya çalıştı. Hayatın gerçeklerinden kopuk şekilde çocuk yetiştirmek aslında ne kadar kabiliyetli olursa olsun popüler kültürün değer yargılarını elde etmeye yönelik düşünce geliştiren bireyler ortaya çıkarıyor.

Bunların çoğu ekonomik olanaklarla elde edilebilecek durumdadır. İbrahim TATLISES’in meşhur sözünü hatırlatayım; “Urfa’da Oxford vardı da, biz mi okumadık”. Hatta bir keresinde eşim TV’deki DIY(Do it yourself; Kendin yap) programlarını öğrencilerine önerdiğinde “Hocam, iyi de malzemii nerden bulucuk?” demiş olmaları da aynı durumu anlatıyor. Kendim için de üniversite öğrencisiyken bilgisayara ulaşmak için günlük Cebeci’den Sıhhiye’ye yaptığım 45 dakikalık yürüyüş ve bir saate yakın da servis yolculuğunu örnek verebilirim. Bir de bunun oraya gidince sıra beklemesi ve geri dönüşü de var. Sonra yatağından kalkar kalkmaz bilgisayara ulaşan kişilerin ürünlerini geçme çabası da gayet iyi oluyordu. Neticede bölümü dereceyle bitirdim ama Kahramanmaraş’ın çok güzel bir tabiri var “it de kışı geçiriyor ama yediği ayazı biliyor”. Fırsat eşitliği hususunda önemli farklar ortaya çıkıyor. Günümüzde sosyal devlet ilkesi gereğince güzel işlere imza atılıyor. İsim olarak belirtmek gerekirse Bilim Sanat Merkezleri, STEM laboratuvarları ve DENE-YAP atölyeleri çok önemli unsurlar. Bölgemizde faaliyet gösteren Kalkınma Ajansı DOĞAKA da bu kapsamda güzel bir çağrı açıyor. Bununla birlikte sivil toplum kuruluşları da bu alana doğru yöneliyor.

Bilgi toplumu kamu erkini bir şeye zorlamadığı sürece bizim geleneksel devlet yapımız statükocudur. Açıklamak gerekirse işlerle ilgili yapılanmasını tamamladıktan sonra yapılacak işler rutine bindirilir ve böylece sürdürülebilirliğin sağlanabileceği düşünülür. Ancak toplumun beklentileri sürekli değiştiği için ekonomik durum hiçbir zaman kamunun yapısını yansıtmaz. Dolayısıyla yasama toplumda artık bir şeyler olup bitmeye başladıktan sonra harekete geçer. Örnek ararsanız ilk yazılım ihracatını gerçekleştiren kişinin başından geçenleri izleyebilirsiniz. Sonuç olarak kamuyu bir şeye razı etmek için toplumda kamuoyu oluşturmamız gerekmektedir. Pek çok çocuğun küçük dokunuşlarla yeteneklerinin farkında vardırılması kabiliyetli çocuklarımızın mesleki olarak farklı alanlara yönelmelerini de sağlayacaktır.

Bunun için sizden şu ana kadar ki hatırlatmalarımı gözden geçirerek bir şey isteyeceğim. Daha önce sizlere herkesin önemli olduğunu, finansal okuryazarlıkla aslında toplumun düzenlenebileceğini ve tasarruf bilinciyle ekonomik problemlerin çözülebileceğini hatırlatmıştım. Şimdi de bu tür faaliyetlerin gerçekleştirilmesi için kamuoyu oluşturmamız gerektiğini hatırlatıyorum sadece. Rahmetli Birand yıllar boyunca “Sokaktaki insan aslında şunu merak ediyor…” diyerek kendi istediği noktaya herkesin gelmesini sağlardı. Teknoloji geliştirmeye yönelik faaliyet yürüten yerlerin aktif kullanımı için kamuoyu oluşturalım.

Ekonominin sosyolojiye etkilerinde altyapının öneminden bahsettikten sonra şimdi gerçeklere gelelim. İktisadi refaha ulaşmış bir kişiye “al sana 20 TL, git şu suçu işle” dediğinizde o size “al sana 40 TL, bir daha benim zamanımı harcama” diyecektir. Bütün servetini yasadışı yollarla elde etmiş olan İtalyan asıllı mafya babası Al Capone bile kamu yararına derneklere yüklü bağışlar yaparak kendini yasallaştırmaya çalışıyordu. Suça yönelim insanların başka çareleri kalmadığında çok hızlı bir şekilde gerçekleşiyor. Kamu düzeninin devam ettirilmesi için ekonominin artık bireylerin problemi olmaktan çıkarılması gerekiyor. Ekonomide her şeyin tazmini mümkün ama sosyoloji için aynı şeyi söylemek imkânsız. Kişiler geçmişten getirdikleri ile günümüzde karar veriyorlar. Bu nedenle ilk kan davası ile ilgili olayı bile hatırlamadan diğerlerine husumet besleyebiliyorlar. Ancak herkesin bir an evvel başkalarından çok birlikte yaşadığımız kişilere ihtiyaç duyduğumuzun ve kaybedecek bir tane bile hayatımızın kalmadığının farkında olması gerekiyor. Toprağımızın ekmeğimiz olduğunu bilen bizlerin bir an evvel tavırlarımızı ona göre uyarlamamız gerekiyor.

Sevgili dostlar tasarruflar ve sosyolojiye etkiyi inceledikten sonra girişimcilik hususuna değinmek gerektiğini düşünüyorum. Bir sonraki yazımızı girişimcilik üzerine kurgulayacağım. Değerli desteğiniz için teşekkür eder, her gününüzün bir öncekinden bereketli olmasını dilerim. Kalın sağlıcakla.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Arif Selim EREN - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haberma Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haberma hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Haberma editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haberma değil haberi geçen ajanstır.



İstanbul Markaları

Haberma, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (554) 334 96 00
Reklam bilgi

Anket Milletvekillerinin Sizi Temsil Ettiğini Düşünüyor musunuz?