Biz Böyle Hayal Etmedik!

Seksenli yılların ortalarına rastlar ortaokul yıllarım. Henüz belediyenin abonmanlı otobüsleri ve rahmetli Kemal Sunal’ın at yarışı oynadığı dolmuşların tıka basa dolduğu zamanlar… Akşam saatleri manzara abartısız aynısı olurdu. Ben, en çok açık kapıya asılı muavinlere hayran olurdum. Hele bir de güzergah saymaya başladılar mı dur da dinle! Zannedersiniz sahnede şiir okunuyor. Ne yalan söyleyeyim, dinlerdim ve çok severdim.

Zihnimizde belli belirsiz görüntülerin izlerinin silinmeye çalışıldığı rengin siyahtan beyaza yolculuğunda sarıya döndüğü zamanlar seksenlerin ortaları. Daha sonraları derin bir suskunluk içinde herkesin sadece işiyle meşgul olduğu koşuşturmanın gereğini anlayacaktık. Çalışmak, üretmek eve yorgun dönmek belki de olup biteni hızlıca unutmanın en iyi çözümlerinden biriydi. Unutulası zamanların en şanslıları belki de henüz çocuk yaşlarda olanlardı. Elbette, geride kalan günlerin anasız babasız bıraktığı çocukları unutmuyorum. “Her şeye rağmen” diyesim geliyor.

Tek kanal televizyonumuzun ikinci bir kanalı daha göstermeye başlaması (Tel antenlerle çok karıncalı filmler izledik.) en çok henüz ilk gençlik çağında olan insanların hayal dünyasını etkiledi. Bu, çocukluğumuzun ilk devrimi olan televizyonun renklenmesinden sonra ikinci büyük adımdı. Doksanlı yıllara merdiven dayamışken özel televizyonlar herkesi heyecanlandırmaya yetmişti. Gazeteler günlük, haftalık program ekleri düzenlemeye başladı bir süre sonra. Teknolojik gelişmeler hem hayret uyandırıyor hem de hızla kabul görüyordu. Toplum, gazete, dergi, kitap ile öğreniyor; evlerde hâlâ radyolardan ajans dinleyen büyükler vardı. O dönemin –artık- genç neslinin en büyük gücü hayal gücüydü. Olup bitenlerden hareketle değişen, dönüşen dünyanın gittikçe insanlığa daha yaşanılır bir dünya kuracağı umudu konuşuluyor, tartışılıyordu. Düne dair hem öteki devletlerin hem de devletimizin, milletimizin ne bedeller ödediğini öğreniyor; bütün bunların sonucu olarak daha iyiye, daha refaha, daha insanî yaşam şartlarının oluşturulacağı inancına ve hayaline sıkı sıkı tutunuyorduk.

Bir yüz yılın sonlarına gelindiğinin farkındaydık ve yeni bir kelime öğreniyorduk: Milenyum… Okullarda öğretilen tarih derslerinden insanlığın geride bıraktığı çağlarda çok acılar çektiğini dinliyorduk. Milenyum, yeni bir bin yılın başlangıcı ve geçmişte yaşanmış çatışmaların yerini daha güzel bir dünya alacak umuduna dönük hayallerin gerçekleşeceği milat olacaktı. İnsanlığın bir kıtası açlıkla terbiye olmayacak; bilim, sınırlarını aşıp uzaya çok daha kolay ulaşacak; hiç kimse farklı düşünüyor diye farklı gözle bakılmayacak; evrensel değerler ve haklar tartışma konusu olmaktan çıkacak, kendi kültür birliğine sahip her topluluk farklılıklarıyla yaşama hakkı bulacak; inanç hiçbir yerde ayrıştırıcı unsur olmayacak; bilim ve emeğin sonucunda elde edilen varlık hakça bölüşülüp insan onuruna zede gelmeyecek, bütün dünya evrensel haklar ışığında yeni bir medeniyet kuracaktı.

Yeni bin yılın ilk yüzyılına ait çeyreğin sonuna yaklaşırken hayalini kurduğumuz uçan arabalardan, haftalık yolculukların yapıldığı uzay seyahatlerinden de hâlâ haber yok. Oysa hedef 2019’du.

Mevcut zamanın güçlü ülkeleri tarihin tekerrür etme hastalığına yakalanmış ve bütün güçleriyle insanlığın geleceğine dair güzel hayallerimizin üzerine simsiyah, kalın bir örtü örtmüşlerdir. Yakın dönem tarihi ve mevcut zaman tarihî notları göstermiştir ki geçmişi karanlık olan, közü her zaman kucağına deşmeyi marifet bilen sadece icat ettiği elektrik ışığının aydınlığını pazarlayan batı toplumları insanlığa yeni bir kültür medeniyeti sunamamış, pusulanın icadından sonra devlet düzeyinde meslek edindiği soygunculuk-sömürgecilik kafasından sıyrılamamıştır. Oysa bizlere öğretilen Rönesans(!) ve reform(?) hiç de öyle demiyordu. Elde ettikleri maddi güçle kendi toplumlarına ruhsuz bir konfor sunmanın devamlılığını sağlamak adına güçlerinin yetebildiği her doğu toplumunu sömürmeye devam etmektedirler. Bunu yaparken ellerinde taşıdıkları pankart sahte bir özgürlük sloganından başka bir şey değildir.

“Her toplum kendi kaderini tayin hakkına sahiptir” derken bile aslında sahtekarlıkları çoktan ortaya dökülmüştür. Dünyaya söyledikleri yalanlar ortaya çıktıkça zalimliklerini artırmaktan başka bir şey yapmamışlardır. Hemen yanı başımızda 10 yılını doldurmuş insanlık dramının adil ve mantıklı bir açıklamasını kim yapabilir?

“Zulm ile abad olanın ahiri berbat olur.” Tarih, bu sözün hakikatini defalarca kayıtlarına geçirmiştir. İnsana, insanlığa zulm edenlerin ahirleri hiç değişmemiş; aynı sebep aynı sonucu doğurmuştur, doğuracaktır.

İnsanlığın yaralarını sarmak, adaleti yeniden tesis etmek, eşref-i mahlûkata şerefini iade etmek, yine doğudan yükselecek ışığa nasip olacaktır. İşte bu ziyanın membaı Anadolu’dur.

Muhabbetle..

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Niyazi Kara - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Hbrma Haber Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Hbrma Haber hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Hbrma Haber editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Hbrma Haber değil haberi geçen ajanstır.



İstanbul Markaları

Hbrma Haber, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (554) 334 96 00
Reklam bilgi

Anket Milletvekillerinin Sizi Temsil Ettiğini Düşünüyor musunuz?