Buzdağının Görünmeyen Kısmında Bayram

Ramazan ayı boyunca, bu ayla ilgili olarak toplumda varlığını devam ettiren çeşitli dini uygulamalarla ilgili düşüncelerimi sizlerle paylaştım. Bu yazılar, adeta tarihe bir not düşmek anlamına da geliyordu. Şimdi, daha önce de ifade ettiğim gibi “sezonluk müslümanlık” dönemi sona erdi. Kimileri; Ramazan ayının midesine verdiği zahmetten, kimileri de, bazı alışkanlıklarını geçici olarak terketmiş olmaktan dolayı bayram günlerini çok özlemişti. İşte Ramazan bayramı bu yıl da kapımızı çaldı. Bayramlık giyim eşyaları alındı, bayram ikramlıkları hazırlandı, bayramda gidilecek veya ziyaret edilecek yer planlamaları yapıldı.

Bayram namazı öncesinde verilen vaazda, küs olanların barışmaları gerektiğine vurgu yapıldıktan sonra bayram namazları kılındı. Namazdan sonra da, özellikle küçük yerleşim yerlerinde görkemli bayramlaşma merasimleri yapıldı. Bu merasimlerde müthiş bir kardeşlik görüntüsü verildi. Sonra mezarlık ziyaretleri yapılıp, dualar edildi. Eve döndükten sonra da büyüklerin elleri öpülerek hep birlikte kahvaltılar yapıldı. Sıra özellikle akrabalar ve dostlar arasında ev ev dolaşarak bayramlaşma geleneğine geldi. Bu geleneklerin hepsi de her türlü takdire şayandır.

İşte bu ev ev dolaşılarak yapılan bayramlaşma merasimlerinde her nereyi ziyaret ettiysem, o kimsenin bir yarasıyla karşılaştım. Küslerin barıştırılmasının sadece bir söylemden ibaret olduğunu yaşayarak gördüm. Arazi ve miras anlaşmazlıkları, borç alıp vermeler veya vermemeler, dedikodular, kıskançlıklar ve çeşitli çarpık sosyal ilişkilerin insanların gönlünde açtığı derin yaralar v.s. ile bu yaralardan yükselen feryatlar arş-ı a’layı titretecek cinsten. Hiç kimse hakka rıza göstermediği gibi, hakkın yerine kendi keyfini yerleştiriyor, kendi keyfini din ediniyor. Oysa insanın keyfi çoğu zaman bencildir ve zulüm üretir. Bu zulmün gölgesinde yaşadığı acılar kalbinin ortasına oturmuş bazı insanlar da, falanca ile karşılaşmamak için bayram namazına dahi gitmedi. Hiç kimse de bu durumlara bir çözüm üretme iradesi ortaya koymadı. Ancak dost meclislerinde dedikodusu yapıldı. Hakka hiç kimse sahip çıkmadı.

Oysa ki; Hucurat Suresinin 9. ve 10. ayetleri bu gibi haksızlıkların yaşandığı yerlere müdahale edilmesini emreder. Bu sorumluluk, yaşanan haksızlıklara tanık olan herkesin üzerindedir. Ayetlerin metnini olduğu gibi veriyorum:

9-“Müminlerden iki grup birbiriyle savaşırlarsa, aralarını düzeltiniz. Şâyet biri ötekine saldırırsa, Allah'ın emrine dönünceye kadar, saldıran tarafla savaşınız. Eğer dönerlerse, artık aralarını adaletle düzeltiniz ve adaletli davranınız. Şüphesiz Allah, âdil davrananları sever.”

10- “Bütün müminler kardeştir. O halde, [her ne zaman araları açılırsa] iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ki O'nun rahmetine nail olasınız.”

Bu ayetlerde açıkça haksızlık yapana karşı tüm toplumun birleşmesi emredilmektedir. Maalesef, bugün toplum bu sorumluluğunun bilincinde değildir. Toplum içinden çıkan birkaç sorumluluk sahibi insan, bu anlamda bir şeyler yapmaya çalıştığı zaman deli muamelesi görmekte ve herkes “sana ne?” demektedir. Hakkın sözkonusu olduğu yerde müslüman bana ne diyemez, dememelidir. Haksızlıklar yayılırsa bugün olduğu gibi tüm toplum onun altında ezilir. Bugün ezilenlere karşı duyarsız olanlar, kendi ezilmelerine yardım ve yataklık yapmaktadırlar. Mezarlık ziyaretine giderken birleşen insanlar, her nedense haksızlık karşısında birleşememektedirler. Çünkü mezardakiler kendilerine karşı bir hak iddiasında bulunmazlar. Eğer mezardakiler kalkıp, gelenlerden hak iddiasında bulunsalar, ziyarete gidenlerin çoğu, ziyaretten vazgeçerler. Kısacası hak-hukukun sözkonusu olduğu yerde maalesef hiçbir mü’minin esamesi okunmuyor. Sorumluluk almaktan yırtıcı hayvandan kaçar gibi kaçıyor.

Bu konularda sorumluluk almak çoğu zaman düşman kazanmak anlamına gelebilir. Hak-hukuk peşinde koşan kimse, bundan dolayı son derece cesur ve gözüpek olmak zorundadır. Bir hakkı zalimden alıp mazluma teslim etmek kolay iş değildir. Mazlumu koruyayım derken, her an zulme uğrama ihtimaliniz de vardır. Zaten toplumun çoğunluğu da, bundan dolayı “bana ne?” ya da “sana ne?”cidir. Mazlumu korumaya çalışırken zulme uğramayı önleyecek tek şey, toplumun hakkı koruma konusunda tek yürek, tek bilek olmasıdır.

Bayramlarda yine görmezden gelinen diğer bir konu da; Ramazan ayı boyunca, sofralarına maddi destek verilen ihtiyaç sahiplerinin bayramda unutulmasıdır. Halbuki yetim, yaşlı ve kimsesizlerin ziyaret edilmesi, hal-hatır sorulması son derece önemlidir. Maddi destekle şenlendirdiğimiz yuvalar, bayramda bizi beklemektedir. Bu, en az maddi destek kadar önemlidir. “Müslümanlar bir vücudun organları gibidir” diyor peygamberimiz. Çevremizde insaniyetlik adına, her ne ihtiyaç varsa oraya koşmak hepimizin manevi bir sorumluluğudur. Maddi destek olmaya herkesin gücü yetmeyebilir ama, manevi destek olmaya herkesin gücü yeter.

Yeme-içme ve eğlenme odaklı bayramı, haksızlık ve hukuksuzlukların giderilmeye çalışıldığı, kimsesizlerin elinden tutulduğu günlere dönüştürmek zorundayız. Aslında bunu, toplumun senenin her gününde yapması gerekir. Ancak; Ramazanla birlikte yumuşayan kalplerin, bayramın sıcak iklimiyle birlikte hak-hukuka razı olma ihtimali daha fazladır. Ondan dolayı bayramlar; Ramazan orucuyla birlikte ön hazırlığını yapmış sosyal bünyeyi tedavi etme günleridir. Rabbim herkese bu bilinci nasip eylesin.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Ali Boz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Hbrma Haber Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Hbrma Haber hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (554) 334 96 00
Reklam bilgi

Anket Kahramanmaraş milletvekillerini başarılı buluyor musunuz?