Düşünmenin Felsefesi

Modern çağda, “düşünmek” mefhumunun mahiyetini tekrar sorgulamak gerekiyor. Düşünme mefhumu, merakla başlayan hayretle sonlanan öncelikle tevhidî bir gayret şeklinde, “düşüşten” evveline odaklanan bir “yükselme” sürecidir. Bu bağlamda bu yükselme sürecinde “Düşünmek ne demektir?” sorusunu soran Heidegger’in, Batı uygarlığının “düşünme derinliğinin eksikliğine” dair tespitleri sanıyorum ki yaşadığımız çağda belki çok daha fazlasıyla mevcuttur.

Platon “düşünme sessiz bir konuşmadır” der. Platon bu bağlamda dil mi öncedir, yoksa düşünce mi öncedir? gibi sorularla düşünmek üzerine farklı bir bakış ortaya koyar. Hakikate ilişkin kesin, güvenilir, açık-seçik bilgiye ulaşmak isteyen Descartes, her şeyden şüphe ederek yola çıkmıştır düşünme serüvenine. Burada şüphe ettiği konular olarak kendisine öğretilmiş bilgilerin tamamı ve bilgi edinme yöntemleri başta gelmektedir. Descartes, bu şüphesinin sonunda şüphe ettiği şeylerden artık şüphe etmediğini, bu şüphenin ise aslında bir çeşit düşünme olduğunu, sonuç olarak da var olduğu düşüncesine ulaşmıştır.

Sokrates’in, dogmatizmi tümüyle yadsıyan bir temel yaklaşımı benimseyerek "Hiçbir şey bilmediğim aslında bildiğim tek şeydir” sözü, doğruya ulaşma çabasının ürünüdür. Mutlak doğru yoktur hakikate ulaştıracak düşünme formu vardır. Platon’un, gençliğinde yazdığı diyaloglardaki bazı fikirlerinden ilerleyen yıllarda vazgeçtiğini; Kant’ın, metafiziğe kapıyı kapatırken, sonraki yıllarda metafiziğe kapı araladığını; Wittgenstein’ın 1929'dan sonra, önceki fikirlerine tamamen karşıt olan fikirler ileri sürdüğüne şahit olan felsefe tarihi yalnızca düşünce namusuna odaklanmamız ve hakikat arayışı içinde olmamızı bize fısıldar. Yaşar Kemal’in dediği gibi düşünce namusu olmayan kişi kültürlü değildir. Düşünemeyenler, düşünceye düşmandır ki felaket burada başlıyor. Sağlam bir kültürden kadim bir medeniyetten yola çıkılırsa düşünce namusuna varılabilir.

Modern felsefeye giriş, Descartes’ın cogito’suyla başlar ve bundan sonra bütün düşünce sistemleri ister olumlu ister olumsuz yönde olsun, felsefelerinde bu etkiyi görürler. Kıta Avrupası geleneğinin en büyük özelliği olan bütünleştirici ve sistemli felsefe yapma eğilimi, Descartes ile başlamıştır. Heidegger düşüncesi, bütün bir Batı metafizik geleneğinde; varlık üzerine düşünülmekle birlikte, varlığın anlamı üzerine düşünülmediğini ve varlık sorusunun hakiki anlamda sorulmasının namümkünlüğünü ve “varlığın anlamı”nın bu formuyla yaşadığımız modern çağa kadar ulaştığını bize gösterir. Bu duruma Heidegger perspektifinden bakarsak bütün bir Batı metafizik geleneği Platon’dan Nietzche’ye kadar yine kendisine varıncaya kadar yeni bir düşünce formu olarak kendini göstermiş ve “varlığın anlamının unutulması” ile uğraşmıştır.

Batı düşüncesinin ana akımının Rönesans sonrasında parçalayıcı, bağları çözücü yapısıyla parçalanma kendini doğrudan gösterdi. Dikotomiler sonucu bu parçalanmanın karşısında özellikle Romantikler ve sonrasında Batı’nın bağrındaki kaostan Nietzsche ile yükselen başkaldırma sesleri yükseldi. El birliğiyle iyiliği insanlara duyduğu merhameti yüzünden öldürülen Tanrı ile başlayan isyan, gelenek-in bağlandığı yerin problemleriyle alakalıydı. Orta çağın sonlarında yaşamış olmasına rağmen Dante’yle başlayan sanatın tüm alanlarında yeniden doğma mücadelesi Montaigne denemeleriyle insanlara aklı hatırlatacaktı. Cervantes yeniden doğan Avrupa’nın ilk romanı Don Kişot’u kaleme alacaktı. İnsanlığı beşeriyetlerine indirgeyerek onları tüketecek bir çağın başlangıcıydı. Hobbes’un yoldaşlarından olan salt hissi boyutu derinlemesine irdeleyecek olan Hume’u övgüyle anan Kant, Hume’un; metafiziğe kapı aralayan Kant’ı yerden yere vuran Nietzsche Kant’ın; Heidegger isyanı başlatan Nietzsche’nin; Gadamer Heidegger’in vs. sorunları teslim alarak rasyonel düşünmeyi ve düşünceyi ön plana çıkardılar. Rönesans’ın düşünen en önemli varlığı olan insan denilen soruya yanıtı da yavaş yavaş emperyalist bir güce dönüyordu.

Modern parçalanmacılığın ve “parçalı kesinliğin” karşısına, daha bütüncül görünen bir nihilizme dönmesi muhtemeldi. Günümüz Batı düşüncesinin geleneğe duyduğu her özlem farklı bir problemi beraberinde getirmeye hazırlanıyordu. Emperyalizm ile Rönesans’ın insana bakışı başka bir boyut kazanarak küreselleşmesi operasyonuyla Fransız ihtilalinin yeni filozof ve mimarları Descartes, Montesquieu, Voltaire, Diderot da düşünceye ve düşünme formuna yönelik sözlerini söyleyecekti.

Tüm bu çağlardan sonra “Akıl” Akl’dan ayrılıyor ve ortaya çıkan parçalanma, Aydınlanmanın “kendi ayakları üzerinde duran ve başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan” insan modelinin tüm Batı düşüncesine -modern ya da anti-modern- hâkim olduğu bir duruma eviriliyor. Düşünmenin formları artık tamamen kodlanarak mikro boyutlara kadar küçültülüyor. Modern Batı düşüncesinin geçirdiği tüm bu süreçler neticesinde parçalanmayı kutsadığını ve ayrışmalar sonucunda birçok bilgi alanının birbiriyle ilişkisiz olarak kendilerine yeni bir düşünce formu oluşturduklarını söylemek mümkündür.

Mesela Descartes şöyle bir şey söyler; Descartes’ın meşhur bir ağaç metaforu vardır. Felsefe “kökleri metafizik, gövdesi fizik dalları diğer disiplinler olan bir ağaca benzer.” der. Heidegger arkasından bu ağacın köklerinin hangi toprağa salındığını sorar. Ortaya atılan pek çok hümanistik ifadeye rağmen ağaç köksüzdür. Heidegger var olan herşeyi olduğu gibi bilmek kaygısına kapılır ve buna da “şeylerin kendiliği” der. Şeyleri oldukları halleriyle bilme kaygısından sağ çıkabilmek için var olana kategoriler dayatmaktan vazgeçip olanın kendini ifşasına dahil olmamız gerekir. Bize dayatılan kısıtlı düşünme formları içinde düşünmek kadim medeniyetimizin hak etmediği bir formdur. Kendisini tebdili kıyafette gösterenin örtüsünü açmamız gerekiyor.

Simmel’in paranın felsefesinde bahsettiği gibi Her şeyi formsuzluğa, renksizliğe, salt nicel olgulara indirgeyen para; ruhun, bireyselliğin, yaratıcılığın, estetiğin ve düşünmenin de hakiki düşmanıdır.

Bir düşünce geleneği imkânı, düşünmenin tüm unsurlarına “adalet” sağlayarak mümkün olabilir. Ben bu yolda adaleti rasyonel olmak ile inançlı olmak arasındaki kadim diyalektikte rasyonel olmaktaki sistemli zorbalık ve inançlı olmaktaki sonsuz teslimiyeti kurgulamayı istediğim düşünce namusu temelinde inşa edilmiş sistematik düşünce geleneği ile sağlayacağım.

Hakikati unuttuğumuzu da unuttuğumuz gerçeğinin zehrine karşı önemli panzehiri olarak adil düşünmeyi hayatımızın merkezine koymak dileğiyle.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Merve Kaplan - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Haberma Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Haberma hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Haberma editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Haberma değil haberi geçen ajanstır.



Ankara Markaları

Haberma, Ankara ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (554) 334 96 00
Reklam bilgi

Anket Cumhurbaşkanlığı seçimini hangi ittifak kazanır?